Hiçliğin gölgesinin yok diyarlarından geçiyorum dudaklarımda bir inilti, yanında ise saçma sapan bir şarkının sözleri. Bak bu anlamsız işte; her zamanki gibi ve her zamanki kadar hem de... Duyuyorum insanca olmayan ağıtları, bir insana yakılmamış, küllerine savrulmamış o edepsiz sözleri.
Ve hayat amansız bir hastalık gibi sarıyor o anda bedenimi. Yaşamak istiyorum anlamsız ve hesapsızca; bağım olmamalı hiçbir yere, gördüğüm her şey ise benim. Bencilliğimin damarlarımda gezinmesi hoşuma gidiyor, yıkmak ise bazı şeylerimi beni çok etkilemiyor. Üzülüyorum bazen, ama o sadece kadar... Sadece o kadar işte kadri geçmişin hiçlik adındaki taş meleğinin.
O bir taş melek gerçekten. Gülümsüyor, görmüyor musunuz yoksa? Evet, evet tekrar gülümsedi bakın. Gözleri üzerimde tekrar yokluğun; kulağımda ise bitmez, tiz bir “la” sesi yine o taş meleğe ait.
Taş meleğin sesi bu duyduğum, biliyorum.
O hiçliğin kölesi, varlığın ise efendisidir. Hepimiz ona yok oluyoruz her sabah ve her bir ölümümüz, hatta her bir dirilişimiz de ona ithaf edilmiş. Gerçekten çekilmez oluyorsun bazen taş melek, bunca mutluluğun ardına gizlenip bu anların geçip bitmesini kollayan habis, sen; gerçekten dayanılmaz oluyorsun bazen, zümrüt yeşili boyanmış gözlerinde gün batımı aşıklarını tutkuyla ararken.
Gülümsüyorum işte, beni buldun sonunda taş melek. Söyle bakalım; ne kadar mutluyum öyle değil mi taş melek. Söyle bana... Gerçekten öyle mi görünüyorum gülümserken umarsızca?
Yolun kenarına düşmüş zavallı bir fahişeyi yaşıyorum oysaki bazı günler; gerçekliğin bana getirdiği bu oluyor. Öyle zamanlar yaşıyorum işte, sen hesap et. Gözleri kapalı, canı yanan bir hayat kadını; güzel sözler duymuş hep kıvrımları hakkında; ama gördükleri aynı değil duyduklarıyla. Gözleri kapalı, sımsıkı kapalı hem de. Aynı değil çünkü hissettikleri tutkulu dokunuşların ıslaklığıyla. Ben de onun gibiyim şu an, gözlerimi açmak istemiyorum. Etrafımı sarmış onlarca ‘gülenyüz’, zavallı fahişe benim, yaralı bir surat ise tek sahip olduğum zevk kölesi vücudumda.
Aşığım kezzap atmış giderken, bir Anadolu köyünden çıkarken kırmızı bir güle dokunmuş annem -bana hamileyken üstelik, alın karası bir çizgi gözlerimin üzerinde, dikiş ve yanık izleri ve yine kızıl bir gül sol yanağımda -zampara nefeslerin görmemeye çalıştığı, yolun kenarına düşmüş zavallı bir taş meleğim ben; zevk artığı bir hayatın son demlerini çekerken parasını ödeyeceği bir eşyayım belki de.
Ama her şey kötü, taştan meleğim; hiçlik bile. Herkesin tanımak için baktığı gözlerimin gittikçe morarıyor altındaki soluk ten rengi deri. Gözlerimi açmak istemiyorum. Görmek istemiyorum kaldıramayacağım şeyleri.
Her şeyin sahibi olmak istiyorum ve aslında hiçbir şeyin sahipliği beni kötü yapan şu an. Mutlu insanların sesini duymak istemiyorum. Düşündüğüm şeyler ise ayıp. Hiçbir iyiliğe bulaşmamış masum bir ifritin düşünceleri geziyor beynimde. Küçük bir yılan, şeytanın söyledikleri; beynimin her odasında hem aynı anda hem ayrı zamanda beliriyorlar. Hissediyorum. Göğsüm ağrıyor derin nefesler almak istediğimde. İnsani şeyler yapmak zor, gülümsemek ise imkansız. Hissediyorum taş melek; sen beni terk ederken ben senin arkandan yarı kinli yarı ağlamaklı düşüyorum şu an, gökyüzünün altında durduğum yerden gökyüzünün üstündeki sonsuz çukurlara doğru.
Çarptığım her yer nefret ediyor benden. Çarptığım her şeye bir şeyler bırakıyorum halbuki; onlara diyet olsun, yaptıklarımı unutsunlar diye ama yine de mutlu değiller. Neden ben var oldum ki onlar için. İstemiyor beni hiçbiri sanki. Kimi üzgün bir antik çağ lahit kaplaması onların, kimisi post modern bir kayıp nesne. Başları önlerinde, önlerine bıraktığım karşılığa bakmıyorlar çoğu zaman. “Devam et yolcu,” diyorlar “benden bu kadar.”
Kimi ise düzgün yürümem için uyarıyor yolumda beliren o taş parçalarının. Yoksa canımı yakacak, yoksa canımı sıkacak gibi bir hali var hepsinin. Ama ben onları duymuyorum ki... Onlar beni görüyor ama ben onları görmüyorum ki, taş melek. Ben orada değilim aslında. Umurum oralarda değil ki. Sadece yürümeye çalışıyorum. Biliyorum ki ben elimi uzatsam kimse uzanmayacak, ben düşsem o uçurumdan kimse dönüp bakmayacak. Yitip gitsem ya da bir taş melek olarak kimse beni umursamayacak. Yürümeye çalışıyorum sadece; ıssızlığında sonsuzluğun, bir sonsuzluk yolcusu, bir sonsuzluk yalnızı olarak.
Hak ettiğim gibi yürümeye çalışıyorum bazen de taş meleğim; ama bir taşa ruh üflemek değil derdim.
İlk adımımı attığım toprak parçasını bulamıyorum asla yerinde. Kaybolup gidiyor sanki, gittikçe uzaklaşıyor bana ilk adımlarım ben ilerledikçe. Gerilere dönecek olsam hep karşımda çarpıştıklarım, devam etsem de hep orada oluyorlar; aklımda hep onlar. Ben ise ilk adımlarımı istiyorum çocukça. Geçirmiyorlar beni. “Hayır,” diyorlar “yaşayamayız bir daha seni ve seninle olan yaşadıklarımızı.” Bir karanlık sırıtıyor derinlerden; görebiliyorum ama onu. Karanlığın kendisi sahipleniyor sanki ilk adımlarımı ben onları bastıktan sonra; ona da öyle davranıyor karanlık, diğer her şeyime ben düştükten sonra yapacağı gibi. Karanlıkla eskilerim bir olmuşlar sanki, bana vermiyorlar ilk adımlarımı.
Etrafımı sarıyor tüm yaşadıklarım ve yaşadıklarımı yaşadığım kişiler. Kırmızı gözler kırpılıyor etrafımdaki, bir dost bir ölümün namelerini kaçırıyor ağzından farkına varmadan, bilmediğim mistik bir müzik “şeyini” çalarken üstelik. Hava da yetersiz seni anlatmak için taş melek. Yoksa ölüm müsün sen?
Kendi kendime konuşuyorum karşımda biri varmış gibi. Kayboluyor hepsi. Çok geride kalıyorlar belki de, kayboldular diyebileceğim kadar iddialı geride kalmışlıkları.
Taş Melek de gözden kayboluyor gittikçe. Ben ne zaman etrafımdaki seslere kulak versem bir adım daha atıyor uzaklara. Ne zaman düşünsem durup başka şeyleri, o kadar uzaklarda beliriyor o. Herkes susuyor ben bunu fark edince işte. Gözleri önlerinde, yoldaki taşlar gibi...
Ona “Gitme...” diyor herkes sanki sessizce. Beynim parçalarına inanmıyor onun ardından bakıp yere saçılmış haline gülümserken. “Gitme taş melek” diyorum gözlerimin önünden sert kanatları yok olmaya başlarken, “Gitme, dur; bu gece olsun gitme...”
Gözlerimi açıyorum artık. Koyu bir sıvı dudaklarımdan sızmış. Yastığım kararmış kanla kaplanmış bir parça. Aynaya bakıyorum, başımın durduğu yerde bekleyen beni görüyorum. Dudaklarımda da aynı karanlık var sanki. Al kararmış göz altlarımda. Gülümsüyorum kısık nefesler alırken. Görüyorum kendimi bir uçurumun kıyısına kurulmuş yatağımda. Dudaklarımda geceden bir parça kan, yanı başımda bir sürü gece ve zaman artığı eşya...
Bir sürü sigara ölüsü yığılmış içine, taştan küllüğüme gülümsüyorum, kızıyorum biraz yapmacık.
Beğendin mi yaptığını taş melek, bak yine kanamış. Ya annem görseydi, bir sürü laf sabah sabah. Hep senin yüzünden taş melek, hep senin... Kaybolmayacaktın gözden akşam öyle ben sarhoşken. Bak ne kadar çok sigara içmişim yine seni arayacağım diye.
Başı önünde, yere bakıyor masumca o da, aynı geceden kalan aklımda beliren yol taşları gibi. Cevap vermiyor; omzunda duran melek kanadına sıkıştırılmış yarısı içilmiş son bir sigarayı uzatıyor bana.
“Al iç; iyi gelir,” diyor “nefesin açılır. Öksürmeye başlamadan iç şunu. Uyudun epeydir, o kadar süre içmeyince balgam atıyorsun, iç sonra alırsın nefesini. İç haydi...”
Günahkâr taş meleğimin kanadında duran yarısı ölü sigaramı alıp yakıyorum. Akşamdan kalma yıldızlar gözlerimde, bir hayattan arta kalan son iki yıldız ise eski ceketimin omuzlarında parlıyor. Bunu ben almamıştım; hatırlıyorum. Ben bunu hak etmedim diyorum sigarayı tutuştururken. Ceketi yanı başımda duran sandalyeden düşürüyorum muzipçe, taş melek kıkırdıyor sanki. Delirdim sonunda, aferin. “Aferin sana taş melek, delirttin beni sonunda...” diyorum. “Hayır,” diyor “asıl sen delirdin. Ben taştan bir meleğim, hiçbir şey yapamam sana;biliyorsun.”
Gülümsüyorum, “Hain taştan melek seni...” diye söyleniyorum iç geçirirken sabahın kör vakti sancı dolu bir gırtlakla.
Başım ağrıyor, hiçbir şeye inanasım yok bu sabah. Ayılıyorum birkaç saniye sonra. Hepsi düş, bir sigara tabakasının ve birkaç kararmış yıldızın gölgesinde yaşanmış birer rüya sanki.
“Seni asla bırakmam,” diyor melek “düşmene asla izin vermem, düşündeki gibi.” Gülümsüyorum tekrar taş meleğe. “Sen ve ben hep birlikte olacağız,” diyor “inan bana, hiç ayrılmayacağız.”
Masumluğuna bir nefes duman salıyorum dudaklarımdan taş meleğimin.
“Biliyorum,” diyorum “biliyorum, ben gittiğim zaman sen de bir çöp sepetinde yerini alacaksın taş melek; bir eskicinin yanıklarını telden bezlerle temizlemesini, onca anımızı silip seni kendine ait yapmak için seni parlatmasını izleyeceksin. Ben de diyorum taş meleğim, buna izin vermeyeceğim. Gittiğim zaman seni de götüreceğim. Benim düştüğüm yere seni de bırakacaklar emin ol. Sen beni öldürüyorsun, ben de seni öldürmelerini rica edeceğim vasiyetimde.”
İkimizde gülüyoruz kısık sesle. Ama sadece benimkiler duyuluyor kahkahalarımızdan. Onunkileri ise bir ben duyuyorum.
Sigara bitiyor; kimseye görünmeden, derin nefesler almadan lavabonun karşısına geçiyorum. Derin nefesler, öksürmek demek. Ağzımı temizlemeden öksüremem, bunu o da biliyor. Her sabah bu küçük oyunumuzu oynuyoruz, artık ikimiz de bunu yapmasını iyi biliyoruz. Giyiniyorum sonra. Gözlerimde bir isteksizlik, birlerce yaşanmışlıkla çıkıyorum odamdan.
Gitmek en iyisi bazen. Kalıp da zaman öldürmek, sizin aynınızdan bir tane daha yapmaya yarayan bir kalıpta can vermek aynı şey ki zaten... Sabahın erken saatlerinde kimse ilgilenmiyor gırtlağımdan gelen ince kırmızı şeyle. Uyurken yuttuğum pisliği tükürüyorum büyükçe bir çöp kutusuna.
Uzamış sakallarıma ve anlamsız giyimime bakıyor herkes. İçlerinden giyinmeyi bilmediğimi geçiriyorlar. Konuşmaya cesaret edenler hep bunu söyler, biliyorum. Ama aslında onlar bilmiyorlar ki ben giyinmeyi bilmeyi istemiyorum. Beni anlamayı bilmiyorsunuz siz zaten diyorum. Beni bir tek taş melek anlar. Anlamıyorlar tabii ki. Kimdir ki taş melek? Kime verdim ben bu ismi hastalıklı aklımla; kim bilir?
Faydası yok, susuyorum. Anlatmak istiyorum ama anlayamayacaklarını biliyorum; üstelik inanmayacaklarını da.
Düşümde gördüğümü, beni bırakıp gittikçe uzaklaşan hayatımı anlatamıyorum onlara. İçime çektiğim zehrin artığını almak için kollarını açan taştan bir meleğin benimle konuşması geliyor aklıma yeniden. Bindiğim arabanın yalpalamasını umursamak isterken, gözlerimin önüne geliyor gece izlediğim umutsuz sahneler. Ve taştan bir meleğin şahidi olduğu rüyayı unutmaya karar veriyorum.
Ben iyi bir insan olacağım diyorum, etrafımda olan sadece bir taştan melek var halbuki. Ben diyorum iyi bir birey olacağım; taştan bir meleğin beni terk edeceğini bildiğim halde. Bütün bunlar bitecek. Bütün bunlar bitecek ve bütün bunlar bitecek.
Ama yukarılarda bir melek gülümsüyor bana arkası dönük uzaklaşırken. O da biliyor ki hiçbiri bitmeyecek. Çarptığım her yerde bir parçamı bıraksam bile asla tükenmeyeceğim. Düştüğüm gökyüzü çukurunda ise sadece gülümseyeceğim çaresiz, bir başka çocuğun attığı adımları izlerken. Yol göstermeyecek, sadece izleyeceğim önceki hayatımın birkaç kare eksik yeni versiyonlarını.
Ve zamanı gelince çekip gideceğim, sırtımı dönüp aşağıda yaşananlara. Geri döneceğim, evet. Beni doğuran hiçlik ve onun gölgesinin o sıcacık kucağına. Taştan bir melek gülümseyecek ama arkamdan. Bir başka çocuğa uzatırken yarısı içilmiş sigarasını; belki de bir göz kırpacak sonsuzluğuna, bir başka kafası karışmış genç adamın dağılmış saçlarına bakarken.
Çünkü taştan melekler düşemezler hiçbir zaman, bunu o da biliyor. Düşüp de evrenin kararmış döşemesini çizemezler, çizdirmezler ona evrenin bu sonsuz karizmasını; bunu o da biliyor gerçekten. Biliyor ama taştan bir meleğin yaşayabileceği acıları ondan başka kimse de bilmiyor. Bilse de umursamıyor hiçbir başka taştan melek; ondan ve onun taştan kanatlarının arasına sigarasını sıkıştıran acizden bir genç adamdan başka; tabii ki...