okunmamış kitapların, seyredilmemiş filmlerin, gidilmemiş konserlerin, tanınmayan ünlülerin içtimaî hayatta oluşturduğu stres faktörü
Çılgın Raptiyenin İntikamı
"Zelig'i seyrettiniz mi?"
"Ya Moby Dick' i okudunuz mu?"
Ne kadar sık karşımıza bunlara benzer sorular çıkar. Onu yaptın mı, bunu gördün mü, şunu okudun mu... Kalabalık bir toplumda sohbet ederken, şuradan buradan dem vururken, ya da pek tanımadığınız bir ortamda ciddi ciddi laf y a p m a y a çabalarken, biri tak diye bir soru sorar "Falancanın bu konuyla ilgili bir kitabı vardır, okumuşsunuzdur mutlaka! ". Mutlaka okumalıymışsınız, ama şu korkuçluğa bakın ki okumamışsınız! Canınız nasıl da sıkılır. Nedense "Hayır okumadım" demek tarif edilmez acılar verir insana, ve ister kendimize güvenelim yada güvenmeyelim hiç farketmez, hepimiz kimbilir kaç kere yapmadığımız şeylere ilişkin bu sorulara "Ah evet okudum", "Tabii ki izledim" ya da kısaca "Biliyorum" gibi kaçamak cevaplar verip, ezikliğimizi ufak yalanlarımızla ört bas etmeye çalışmışızdır. Ne kadar acı verir bu yalanlar bize, biliriz ki aslında bu kendi kendimizi aşağılamaktan başka bir şey değildir. Bir keresinde kendisinden yaşça büyük insanların gözüne girmeye çalışan bir çocuğun, kendisini biraz olsun kabul ettirebilmek pahasına, tamamiyle uydurma bir film için (filmin adı Çılgın Raptiyenin İntikamı) "Ben bu filmi gördüm" demesine şahit olmuştum. Ne acıdır hepimiz bunun gerçek olamayacağını biliyorduk. Ama kimse bunu yüzüne vurmadı, kimse alay bile etmedi. Çünkü o buna değmezdi. (Yani, demek istiyorum ki bu olay o kişinin his dünyasında travmatik bir etki yaratmış olabilir.) Ancak her yalanın sonu böyle iyi bitmeyebilir. Bazen ufak yalanınız bir şamar gibi yüzünüze de vurabilir.
Entokrasinin* şu zavallı durumu
Tamamiyle uydurma ama kulağa da tanıdık gelen bir kelimeye insanlar nasıl bir tepki verir hiç merak ettiniz mi? İçimdeki davranış bilimci ruhu ile dilimize uyduruk kelimeleri zorla kazandıranlara karşı oluşturduğum tepkimin birleştiği bir anda "entokrasi" kelimesini uydurdum. Deneyimin ilk aşaması tamamlanmıştı, şimdi sıra ikinci ve asıl bölüm için bir kurban bulmaya gelmişti. Ağlarımı gerdim ve beklemeye başladım. Ağıma ilk takılan kurbanıma entokrasinin şu zavallı durumundan söz açtım. Kurbanım büyük bir saflıkla "O da ne demek" diye sorunca bir an ümitsizliğe kapıldım. Fakat oyun devam etmeliydi. "Bilmiyor musun? Nasıl aristokrasi, teknokrasi var entokrasi de entellektüelleıin sınıfı" diyerek olaya bilimsel doğruluk da kattım. Kurbanım nihayet istediğim kıvama gelmişti. "Ah! Tabii biliyorum, şimdi hatırladım, geçenlerde bir yazıda okumuştum" dediği zaman biraz güldüm ama hiç şaşırmadım. Aslında trajikomik olan kurbanımın bu yalanı değil, onun bu davranışının bana hiç yabancı olmayışıydı. Hatta özellikle beklediğim bir tepki olmasıydı. Onunla alay etmeye -her ne kadar bu deneyi tüm yakın çevreme anlatıp kahkahalarla güldüysem de- hiçkimsenin hakkı yok çünkü hepimizin anı dağarcığında böyle hicap dolu anılarımız mutlaka vardır.
Hiçkimsenin hakkı yok çünkü hepimizin anı dağarcığında böyle hicap dolu anılarımız mutlaka vardır.
Bana sorma, Tanrı'ya sor!
Nedir insanları dayanılmaz bir şekilde yalan söylemeye iten sebep? Özgüven eksikliği mi, yoksa bilinçaltımızın muzip bir oyunu mu, ya da bazı şeyleri yapmamış olmanın verdiği utanç mı? iyi de karşımızdaki kişinin de herşeyi kucaklamış olma ihtimali yok ki karşısında kendimizi Gregor Samsa gibi görüp çaresizce yalanlara başvuralım. (Ne o, yoksa Gregor Samsayı bilmiyor musunuz!) Üstelik son derece geniş bir yelpazeye yayılabilen özde zararsız yalanlarımız, dar bir kapsamda bakılıp bir tarafa atılamayacak kadar insan hayatının derinlerine nüfuz etmiş durumda.
Sosyal psikolojide araştırma yapan kişilerin en çok zevk aldıkları konu sosyal uyumdur zira insanların verdikleri tepkiler sonucu ortaya çıkan bulgular bilimsel gerçeklerden çok kara mizah dergilerinde yayınlanan makalelere benzer. Doğadaki tüm canlılar gibi insan da ancak çevresine uyum sağlayabildiği sürece yaşamını idame ettirebilir. Ancak eldeki bulgular insanın bu uyum sağlama sorununu biraz abarttığını gösteriyor. Nasıl mı? James Thurber çarpıcı bir olay aktarıyor: "Birden biri koşmaya başlar. Belki de birdenbire karısıyla buluşacağını ve biraz geç kaldığını hatırlamıştır.Sebebi her ne ise Broad Street'in batısına doğru koşmaya başlar. Başka biri de koşmaya başlar, belki de fazla heyecanlı bir gazeteci çocuk. Bu sırada işadamı görünüşlü bir başka adam da koşmaya başlar. Tam on dakika içinde High Street' deki herkes Union Depot'dan Courthouse'a doğru koşmaya başlamıştır. Koşan güruhun çıkardığı homurtulardan bir kelime aynmsanır: baraj! baraj parçalanmış! Endişe bir yaşlı kadın veya bir trafik polisi ya da ufak bir çocuk tarafından dile dökülmüş olabilir. Kimse kimin söylediğini bilmiyordu zaten bunun pek bir önemi de yoktu. İki bin kişi dalgalar halinde, panik içinde koşmaktadır. "Doğuya gidin!". Doğuya, ırmaktan uzağa, güvenilir bir yere. "Doğuya gidin! Doğuya gidin!"
Bu sırada şişman bir hanım, caddenin ortasına doğru koşarken önüme düştü. Tüm bu gürültünün arasında halen ne olup bittiğinin tam farkında değildim. Biraz zorlukla kadını kaldırdım. Yaşı altmışlarında göstermesine rağmen iyi koşuyordu, hatta müthiş bir kondisyonu vardı. "Neler oluyor" diye sordum. Telaşla bana baktı ve tekrar gözlerini uzaklara çevirdi "Bana sorma, Tanrı'ya sor!". Aslında Thurber'ın başına gelen bu trajikomik olay ile "Zelig'i seyrettiniz mi?" sorusuna gerçekte seyretmediği halde "Evet tabii seyrettim" dediğimiz durumlar arasında çok da büyük bir fark yok. Sorun insanların topluma uyum sağlamalarını neredeyse marazi boyutlara ulaştırmaları. Toplum bireyi şekillendirmede o derece etkin bir rol oynar ki sonunda birey çırpındıkça batağa batmaktansa, hiç çırpınmadan kendini bataklığın içine atıverir. "Okudum" "Gördüm" "Biliyorum" "Koşuyorum"
İşte topluma uyum sağladınız. Siz de herkes gibi bir insansınız, bir çıkıntı değilsiniz, itilmiş, bir kenara atılmış değilsiniz. Siz de herkesten birisiniz. Daha fazla düşünmeye, uğraşmaya, sorgulamaya ne gerek var! Uyun uyabildiğiniz kadar!..
NOT: Zelig'i mutlaka seyrediniz.
* Entokrasi gerçekten de İngilizce de olmayan bir kelime. Fakat İngilizce'nin günde 6 sözcük gibi bir hızla ürediği düşünülürse, bir yerlerde karşımıza çıkabilir; benden söylemesi...