Ana sayfaya gitmek için tıklayın.
Online flash oyun listesine gitmek için Tıklayın.
Tek Sevgi forumuna gitmek için Tıklayın.
Tek Sevgi e-kitap listesine gitmek için Tıklayın.

  Üye Girişi
Oturum açın 
E-Posta
Şifre
 
 
Üye Olun
Şifremi unuttum
Bu sayfayı online sık kullanılan listenize ekleyin

  Ara - Bul

geri  YAZININ DEVAMI yeniYeni Yazı Gönderin
font1font2font3font4 İlk Önceki rastgele Sonraki En Son   TümüTüm Yazılar  
00000 09-06-2008
ÜÇÜN KÜBÜ

Julio Cortazar'a

Amsterdam, kış. Tren istasyonunda tanımadığı biri onu karşıladı. Kıvırcık uzun saçlı İsmail ona otel isteyip istemediğim sordu. Yalnızlığından bir süre için ödün verip onu izledi. Güvensizlik duygusu onu bir adım geriden götürüyordu. ' İstediğin bir şey, joint haşhaş, kokain? ' Savaş kaçağı Bosnalı onu otelin çatı katındaki odaya çıkardı. Düşündüğünden daha gösterişli bir oda, çift kişilik yatak. Pencerenin önünde durdu; civar evlerin damları, çatı pencereleri. Arkasından beline dolanan elleri hissetti. Kimin olduğunu bilmediği okşamalar. Aklı hala dışarıdaydı. Pencereden bakarak dokunuşları düşünmeye devam etti. Şefkat dolu, hatta biraz fazla sahiplenici bir yan vardı temasta. Sıkıca kavrıyor, sıkıyor, onu bırakmak istemiyordu. Bir oyun. 'Benden önce kaç kişiyi sürükledin buraya?' 'Çok. Benim işim bu. Otele getirdiğim her müşteri için komisyon alıyorum. Şehre ilk defa gelen biri için büyük hizmet, değil mi?' 'İlk kez gelmiyorum.1 'Benimle niçin geldin öyleyse?1 Çantasından viskiyi çıkarıp yudumladı ve uzattı. 'İş saatlerinde içmiyorum.' 'Yeni bir müşteri için istasyona mı gideceksin?' 'Gitmem gerekmez mi? Hayatımı böyle kazanıyorum. 'Eller hala belindeydi. Kararı ona bırakmış gibi sıkıca tutuyorlardı. Bedenine yabancı el değmeyeli uzun zaman olmuştu. Bu sıcaklığı özlüyor, fakat tenindeki izler onu tedirgin ediyor. Derisi aşınmış, parça parça dökülüyor. 'Banyo yapacağım.' 'Gidiyorum. Beni lobide bulabilirsin.' Ellerini güçlükle çekti ve odadan çıktı. Çantasını yatağın üzerine boşalttı. Deodorant, bir kaç çamaşır, bir kazak, "Üvey Anneye Övgü" ve sigara. Dış dünyadan seçtiği alıntılar. Soyundu. Kendini sıcak suya bırakmıştı ki telefon çaldı. Açık pencereden giren soğuk havanın teninde soğurmasına izin vererek telefonu açtı. Tanıdık ses. 'Seni görmek istiyorum.' Durdu. Söylemesi gereken bir şey yoktu.' Aşağıda görüşürüz.' Islak banyoya geri döndü. Titriyordu. Taşlardaki, havadaki nem yapış yapış. Hızla geçerken aynadaki buğuda dağılan aksini gördü.

Aşağıya indiğinde ortada yoktu. Otelin girişi sıcak çam kokuyor. Dipteki bilardo masasının önünde gençler onun varlığında habersiz gülüşüyor. Fazla dikkat çekmeden dışarıya çıktı. İstasyonun ters yönüne doğru yürüdü. Oteli iyice geride bıraktığından emin olana kadar tadına varamadığı sokakları hızla geçti. Dokunulmayacağına ikna olana dek. Sonra şehri yavaş yavaş içine çekti. Oksijen tüpünü bağlayan bir balıkadam gibi. Bu şehirde güneş hiç doğmuyor. İnsanı kendine hapsediyor. Sadece havadaki sise karışan soluğu beyaz. Diğer her şey eskimiş fotoğraftaki kadar dingin, mat. Her renk güneş ışığından yoksun. Yoğun sis bloklarından sızan ışık, her noktaya eşit dağılıyor ve havadaki gride emiliyor. Belki bu yüzden, anlar daha yoğun geçiyor. Devinim ağırlaşıyor, sesler derinleşiyor. Ara sıra İsmail'i görür gibi oluyor. Yanında başka bir müşteri. Elleri omuzlarında, onu ikna etmeye çalışıyor. Otelin ne kadar konforlu ve ucuz olduğunu, merkeze çok yakın olduğunu, isterse ona eşlik edebileceğini anlatıyor. Ona ise, uzun bir aradan sonra onda canlandırdığı kendine güven yetiyor. Dokunulma gururu. Fakat içinde yürüdüğü kalabalığa duyamadığı hakimiyet sıkıyor onu. Kalabalığı yardıkça yüzüne çarpan yüzler, hepsi elinden kayıp giden bedenler. Gözleri bile yetmiyor tümünü algılamaya. Oysa her birini yaşamak istiyor tek tek. Elini saçlarında gezdirmek, gözünü gözüne dikmek, elindeki sigarayı içmek. Çiçek pazarını geçiyor, bit pazarındaki dağınıklığa kapılıyor bir süre. Gözüne eski bir şeyler kestirmeye çalışıyor; bir şapka veya gözlük. Gökyüzünü aynalayan, şehri üzerinde gezdiren su onu merkeze doğru çekiyor. Yanyana dizilmiş daracık enli evlerin bodrum katlarına inen merdivenler bağımlıların siperleri sanki. Sırça şehirde istenmeyen lekeler gibiler. Tanıdık bir yüz istiyor şimdi. İsmail'i görüyor. Kanalın öbür kıyısında yalnız başına yürüyor. Bakışları birini arıyor. Arada durup, birilerine bir şey soruyor. Sonra yoluna devam ediyor. Kanal boyu onu takip ediyor. Bir sonraki köprüyü gözlüyor. Köprünün başına geldiğinde ise duruyor ve diğer uçta İsmail'in gözden kaybolmasını bekliyor. Ona dokunmak istemiyor. Otele dönmeye karar verdi. Bir süre sonra aynı yollardan tekrar geçtiğini farketti. Dönüp duruyordu. Merkez onu bırakmak istemiyordu sanki. Yürümekten tabanları sızlıyordu. Ağzı kupkuru. Kanala inen merdivenlere oturdu ve bir sigara yaktı. Kendiyle konuşmakta bıkmıştı. Şarkı mırıldanmaya başladı. " H e r little heart went to lowland / His little heart stayed at home..." Soğuktan donmuş, kızarmış eline baktı. Dokunmak için çok sert. Burnunu sızlata sızlata şarkıya devam ediyordu. Kontrolü ele alan melodi düşünceleri dağıtarak onu sürüklüyor, içinde ne varsa boşaltınca susuyor. Fakat melodi devam ediyordu. Merdivenlerden inince sesin yankılandığı bedeni gördü. Duvara yaslanmış bir çift göz ona bakıyordu. Israrla onu çağırdı. Kendinden geçmiş orta yaşlı adam ona özlemini duyduğu hayallere kavuşmuş gibi bakıyordu. Yarıya kadar sıvanmış koluna saplı şırınga ve süzülen kan. Gözlerini adamınkilerden alamıyordu. Yumuşak, nemli sünger gibi gözler. 'Otur!' Yanına oturdu. Orta parmağıyla kemikli ellerinden başlayarak yukarı doğru akan kanı izledi. Adam kafasını yana eğmiş ona gülümsüyordu. Benimle gel der gibiydi. Sacını okşamak istedi, ensesinde kaybolmak. "...Locked in his embrace, lost in time and slace / But he's never left the ground..." Bir süre birbirlerini dinlediler. Havadaki soğuk gitgide koyuluyordu. Aralarındaki büyüyü dağıtmak istermişçesine adam doğruldu ve işaret parmağıyla onun eline dokundu. Mors alfabesiyle bir şeyler yazıyordu sanki tenine.' ... Her little heart gave ali the love it couldn't part / His little heart gave none..." Adam elinden tuttu ve kaldırdı. Dengesini tam bulamıyordu. Merdivenlerden çıkarken ona yardım etmesi gerekti. Belinden kavramak istedi. İsmail'in elleriyle. Sıkıca sarıldı. Yavaşça onları bekleyen kalabalığa doğru çıktılar. Adamın bisikleti biraz ilerdeydi. Seleye oturduktan sonra onu önündeki demire oturttu. Kendini ona bırakmıştı. Beline sarılışını duydu. "... She took the road to forever/ Would she leave it. Never/Maybe she wasn't too clever..." Tek istediği kendini şarkıya bırakmaktı.

Prinzengracht 101'e vardılar. Önyüzü kanala bakan dubleks dairenin arkası bir bahçeye açılıyordu. İnsan boyu bitkilerin önünü kestiği küçük bir jungle. ' Sana joint sarmamı ister misin?' Odaya göz gezdirdi. Duvarda bir çerçeve? Watse Hamstra, iki aylık kurs sonunda masör sertifikası almaya hak kazanmıştır. Altında bir masaj masası. Fotoğraflar; Hindistan. Mumlar. Tütsü kokusu. 'İki sene kaldım.' Kiminin üstüne yere oturdu. Adam joint'den bir nefes alıp uzattı. 'Masaj yapmamı ister misin?' Gergin vücudu adak taşına yatan bir kurban gibi masaya uzandı. İsmail'in elleri başındaydı. İtinayla şakaklarını ovdu. Sonra ensesini. Belli noktalara vurarak bedenine dalgalar yolluyordu. Yavaş yavaş gevşediğini ve altındaki satıha yayılıp, yapıştığını hissetti. Göğüsler, karın, kasıklar, bacaklar ve ayak uçları. Ganj nehrinin kutsal suyuyla yıkıyordu onu. Sonu gelmez bir törene hazırlık. 'Acı günler başlıyor' Üzerine yattı. Teninde yüzmek istiyordu. Daha derinlere dalmak, nefesinin yettiği kadar. Hiç çıkmamak, ciğerlerini sıcaklığıyla doldurmak..

Uyandığında yalnızdı. Gün işiyordu ve tören bitmişti. Ne beklediğini bilmeden, ağır ağır giyindi. Evden çıktı. Bir daha sarılmayacağı beden içerde yatıyordu. Cansız beden. Ertesi gün sokaklardaydı. Sonraki gün de. İstasyonun çaprazındaki karanlık sokağa girdi. Dokunulmayacaklar sokağı. Asla yüzünü çeviremediği aynada Surinamlı dolgun bir dilber göz kırpıyor, bir sonrakinde kirpi saçlı Malezyalı göğüslerini sıkıştırıyor, son vitrinde sarı saçlı bir Endonezyalı parmağıyla ona 'gel' işareti yapıyor. Merkezkaç'tan kaçmaya çalışıyordu. Prinzengracht 3. kanal. Sonkaki Singelgracht. Akşam İsmail'e dokunmuştu. Adamın elleriyle. Kırılan gururu dokunmuştu. Adımlarıyla onu ezmeye, yoketmeye çabalıyordu. Her adımda yaklaştığı imge, geride bıraktığı her adımla ondan uzaklaşıyor. Gözü adımlarında, adımları 101 numaranın önünde. Duruyor. Hiçbir şey görmüyor. Herşey, herkes adamın gölgesinde yutuluyor. Başını kaldırıyor. Oturma odasının ışığı yanıyor. Zili çaldı. Adam camdan baktı ve otomatiğe bastı. Merdivenlerden çıktı. Kapı açıktı. Belleğindeki akışı durdurup vaadi olmayan vadiden içeri daldı. Oturma odasında masanın başındaydı. Kolunu sıvamış, iğneyi hazırlıyordu. 'Merhaba, otursana. hiçbir şey söylemeden oturdu. Enerjisi ancak odadaki varlığını ayakta tutmaya yetiyordu. Orda bulunma nedenini ne kendine, ne de ona açıklayabilecek gücü yoktu. Adamın rahatlığı yükünü arttırıyordu sadece. Damarı bulmasını bekledi. Gözleriyle yanağını okşadı. 'Niçin kullanıyorsun? Adam gözlerini kapadı. Gördüğü düşü anlatıyormuş gibi: 'Beni mutlu edecek hiçbir şey yok ki.' Dikkat kesilmişti. O andan itibaren adamın ağzından çıkacak her kelimenin kaderini çizeceğini hissediyordu.' Kübün içinde bir noktayım ben. Başlangıç ve bitiş noktası. Sonsuz yön ve yol izleyebiliyorum. Her köşeyi, her kenarı, her yüzü karış karış biliyorum. Rotamı kendim çiziyorum. Ancak karanlıkta yolumu bulabiliyorum ve ışık istemiyorum. Çünkü herşey netleşecek, gölgeler üzerime düşecek ve geçmiş, yaşam boşluğumu doldurarak beni, ıssızlığı boğacak.' Kendi kendine konuşmasına tahammül edemedi. Kalktı. Masanın üzerindeki şırıngaya uzandı. Adam kendinden geçmiş onun ibadete başlamasını bekliyordu. Önüne çömeldi. İğnenin ucundaki kanı üzerine sildi. Kontrolü adamın eli almıştı. Kaşığı tuttu. Çakmakla ısıttı. Sonra dikkatle sıvıyı şırıngaya çekti.

Kolunu sıvadı. Lastiği dişiyle sıkıca bağladı. Yumruğunu sıkarak damarlarını belirginleştirdi. İğneyi batırdı. Damarı bulamayan kendi eliydi. Çıkardı, tekrar denedi. Sonra tekrar. Acı hissetmedi. Sadece delik deşik vücudundan fışkıran sıvı. Sessizce içine doğru akıyordu. Açık bıraktığı kapıdan bir gölge gibi giren İsmail'i gördü. Demek sabah ayrıldıktan sonra onu izlemiş, peşini hiç bırakmamış. Üçüncü olarak odada yerini aldı. Odayı dolduran üç insan, üç koltukta;geçmiş şimdi aşk, doğum sonbahar ölüm, gelecek şimdi kış ilkbahar aşk, ölüm doğum yaz, aşk geçmiş yaşam'ın geometrisini çizmeye çalışıyorlar. İlk kalkan istediği koltuğa oturuyor. Zamanı başlatıyor. Diğer ikisi boş kalan iki koltuktan birini seçmek zorunda kalıyor zamansız. Veya oturmak istediği koltuk boşalana dek yürüyor. Şimdi İsmail'in onu yerinden ettiği koltukta adam oturuyor, istifini bozmadan. Onun adamın oturmasını istediği koltukta İsmail. İsmail'in onun oturmasını istediği koltuk boş. Yürümeye devam ediyor. Oyun artık kontrolünden çıkmış. Zihnini dolduran kuralları, talimatları yakalıyamıyor. Kendini oyunun gerçeğine bırakırken kendi gerçeği onu çekiyor, bir anda oyunun dışına itiyor. Doğru kartı oynamak için yaptığı her jest yüzüne buzdan bir ızgara gibi yapışıyor. Diğerinin kozu elde etmek adına yaptığı kör hamleler vücudunu dağlıyor. Asla satamadığı bedeni diğerine ödünç veremiyor. Oluş; kendi gerçeği, diğerinin gerçeği ve oyunun gerçeği geometrisine dönüşüyor, bu üç boyutta her şey silip yokoluyor.

Evden çıktı. Ancak bu ani çıkışla içinde kaybolduğu zamanı durdurabildi. Adamı gördü, önünde. Arkasında İsmail. Hızlansa da ondan kaçamayacak, adama asla yetişemeyecek. Ve bu böyle, kendi zamanını başlatma gücünü bulana dek devam edecek.

Otele vardı. Odasına son kez girdi. Tüm şehri, damlardaki sisi, havadaki griyi, yollardaki evsizleri, vitrinlerin arkasındaki dilberleri ve dipsiz merdivenlerdeki bağımlıları topladı. Pencereyi kapadı.

İstasyondaydı. Ondan başka yolcusu olmayan tren bekliyordu. Kaçırmayacağından emin son bir sigara içti ve cam kenarındaki koltuğuna oturdu. Zamanın başlamasına saniyeler kalmıştı. Son kez Adam'ı ve İsmail'i gördü. Gölgeleri penceredeydi. Tarlaları, tepeleri, ağaçları boğan sisin arkasından ona bakıyorlardı. Tren güneye doğru hareket ettiğinde rahatladı. Sisin dağılacağını, bir süre sonra güneşin gözlerini tekrar yakacağını biliyordu. O, İsmail, Adam. Her biri kübün bir kanan olmuştu. Yaşam alanını belirleyen kübün. Uzunluğu aynı kenarlar, fark başlama noktasıydı ve zaman. Herhangi bir boyuttan başlayarak alınan yol, kesişen noktalar, zamansız, paylaşılan alanlar, değişen yön ve boyut ne olursa olsun, varılan yer kübün tenhalığında bir noktaydı. Gelecekte bitmiş, geçmişte başlamayacak oyunun kesişmez gerçeğinde tek başınaydı.

İlk Önceki rastgele Sonraki En Son  şairAHMET ORTAÇDAĞ
gonder 446 kişi okudu. yorum 0 yorum.  gonder 0 kişi gönderdi. yorum Yorum Ekleyin puanla Puan 
Tüm hakları saklıdır. Copyright 2007 © - C.A.O.
eXTReMe Tracker