Tatilimin sıkıcılığından gerçekten şüphe etmeye başlamıştım ki beni bu kamp ateşine benzer koca parıltı kurtardı. İnsanın gittiği yerde yeni yüzlerle beraber eğlenmesi gerçekten çok hoş oluyordu.
Ah Tanrım! Keşke şu ateşin içinden geçip onun gözlerinin içine bakarak: "Benimle gel!" diyebilsem. Ateşle parlayan o gözlere konuşabilsem. Ancak yapabildiğim tek şey oturup yüzümde koca ve aptal bir sırıtmayla şarkılara eşlik etmek.
Neden bu kadar çekici birisi son gecemde karşıma çıkar ki? Ama zaten hikâyeler de hep böyle gelişmez mi? Ne kadar sıkıcı bir klasik... Zaman kendinden kaçıp kendini kovalıyor. Bu duyguyu iyi bilirim. Mutluluğa aç bir insanın onun kokusuyla sarhoş olmasının duygusu...
Bir felaket olmalıydı...
Hemen şimdi! Yoksa tanımadığım bir insana âşık olmanın yükünü nasıl taşırım bu çelimsiz omuzlarımla?
Üstümüze bir tsunami düşse ya da bir fırtına kopup hemen ortamızda bitiverse ya! Daha da beteri ateşin etrafını sarmış altı kişiden birinin ağzından o üç kelimelik kıyamet sözcükleri çıksa: "Saat geç olmuş."
Bir bahane uydurup kaçmalıyım bu sıcacık, baş döndürücü ortamdan...
"Uçağıma geç kaldım!" veya "Odamdaki klimayı açık bırakmışım." Bunları bir kenara bırak... Acaba bakıyor mudur şimdi bana? Yoksa onun için hiçbir şey ifade etmeyen diğer kızlar gibi mi görüyor beni?
Ayrılık gerçekten nedir?..
İçten bir hoşçakal, masum bir öpücük ve bir sarılma ile her şeyin sona ermesi mi? Bence ayrılık bu kadar basit olamaz. Bir daha görmeyeceğin yüzü ve dokunmayacağın teni kısacık bir sevgi gösterisi ile sonsuzluğa gömmek ayrılık tanımının içine gizlenmiş olamaz.
Hayır, ayrılık bu kadar kısa sürmez.
Ayrılık özlemektir...
Ayrılık unutmamak, unutamamaktır. İşte gitarların telleri titremeyi bıraktı sonunda! Bu kaçış planım için tam da istediğim sessizlik. Ağzımı açtığımda kelimeler kendiliğinden bozdular sessizliği:
“Buralarda kiralayabileceğim bir daire biliyor musunuz?”