Haddinden fazla karanlık etraf... Beni içine sürüklediğin ve umudumu alıp tükettiğin o yerde, önümü göremeden yürüyorum. Çünkü sen, ışığımı almıştın...
Haddinden fazla sessizdi sokaklar... Derdim ya sana hep; bazen sessizlik en büyük çığlıktır diye. Şimdi sessizliğin verdiği güçle, o karanlık dünyamda yalnız başıma haykırıyorum, çığlık çığlığa... Kimse duymuyor beni... Sorumluluklarından kafanı kaldırıp rüzgarın sesini dinlesen halbuki... Beni duyacaksın... Sadece beni...
Haddinden fazla güçlüydü rüzgar... Üşüyordum... Saçlarım gözümün önüne gelmiş ve beni rahatsız ediyordu; ancak o kadar soğuktu ki hava ellerimi cebimden çıkaramıyordum... Yanımda yürüyen sendin sanırım... Ama üşüdüğümü hissetmemiştin çünkü sen kitabın içinde apayrı bir dünyada yol alıyordun... Beni yine yalnız başıma bırakmıştın aynı karanlığın içinde...
En önemlisi haddinden fazla umursamazdın sen... Gözünün önünden nasıl kayıp gittiğimin farkına varmamış, öyle bir hale gelmiştin ki beni duyamaz olmuştun... Bir özlü söze veya bir şarkıya gizlenmiş bir mesaj değildi ki sana söylediklerim... Sadece "Seni seviyorum." diyordum. Bu kadar mı kör olur bir aşık? Bu kadar mı görmezden gelir "seviyorum" dediği kişiyi? Bittiyse heyecanın bileyim ben de. "Seni çok seviyorum." diye başlayan ve "ama..." ile devam eden cümleleri duymaktan bıktım! Bir cümlede ama varsa cümlenin önceki kısmının hiçbir hükmü yoktur artık... Bahanelerin arkasına sığınma... Aslında hayat öyle bir karmaşa ki bazen neyi, nerede, kiminle yapacağımızı bilemiyoruz... Sadece birkaç dakikanı ayırmanı istiyorum senden. Aramızdaki şeylerin en ufak bir önemi kaldıysa içinde, daha doğrusu içinde bize dair en ufak bir kırıntı kaldıysa dinle beni. Sonunda bana hak vereceğini biliyorum. Eğer sen benim aşık olduğum adamsan, sen benim içimde uçuşan kelebeklere hayat verenimsen, bana hak vereceksin biliyorum. Çünkü sen; o kelebeklerin ölmesine dayanamayacak kadar anlayışlı ama o kelebeklerin neyle hayat bulduklarını bilemeyecek kadar düşüncesizsin...
İnsan doğduğunda bir pamuğun beyazlığını ve saflığını yansıtır, her şeyden önce... Ama üstümüze yığılan işlerle ıslanır o pamuk, yavaşça ağırlaşır, daha sonra beyazlığını kaybetmeye başlar... Bunca şeyden sonra o pamuğa nasıl ‘’saf’’ der bir insan? Sadece dış görünümünü değil, içindekileri de değiştirmiştir o ıslaklık. N’olur sevdiğim daha içindekileri kaybetmemişken ıslanmayı kes çünkü ıslak bir pamuğun kuruduktan sonra eski yumuşaklığını koruduğu nerde görünmüş?
Sen ıslanmaya başladıktan sonra benim için her şey simsiyah renksiz bir sinema perdesine dönüştü...
Sen ıslanmaya başladıktan sonra zaman durdu benim için, önümü göremez oldum.
Kahramanlarımı tek tek kaybettiğimi, su gibi elimden kayıp gittiklerini fark etmeye başladım...