Ana sayfaya gitmek için tıklayın.
Online flash oyun listesine gitmek için Tıklayın.
Tek Sevgi forumuna gitmek için Tıklayın.
Tek Sevgi e-kitap listesine gitmek için Tıklayın.

  Üye Girişi
Oturum açın 
E-Posta
Şifre
 
 
Üye Olun
Şifremi unuttum
Bu sayfayı online sık kullanılan listenize ekleyin

  Ara - Bul

geri  YAZININ DEVAMI yeniYeni Yazı Gönderin
font1font2font3font4 İlk Önceki rastgele Sonraki En Son   TümüTüm Yazılar  
00000 03-06-2005
TERÖRCÜLER

Anne Sabahat saate baktı ve saatin 23.45 olduğunu gördü. Başını anlayışla sallayarak kocası Victor’a döndü ve “Bizim kız gene gece yarısını buldu. Galiba yakında eve hiç gelmemeye başlayacak!” dedi. 
Victor onun bu lafına gülümseyerek baktı,”Eeee,fena mı, Karma eve gelmez olur biter, böylece başbaşa kalır evi inleterek sevişebiliriz....” 
“Deli, nerede bizde o bahsettiğin enerji?” 
“İçimden bir ses sanki bende biraz kaldığını söylüyor, ne dersin sende de kalmış mıdır enerji menerji?” 
“Sana fazla gelebilir?” 
Victor, göbeğini seksi bir şekilde sallayarak striptiz yapmaya başladı ki Sabahat ona bakarken nefessiz kalana kadar güldü. İlk nefes aldığı yerde de dünyaya döndü: “Ya şimdi Karma gelir de bizi iş üstünde yakalarsa?” 
“Yakalayamaz!” sesini şuh bir tona ayarlayan Victor bilgisayara bağlı güvenlik sistemine güvenlik kodunu girdikten sonra “Yeni talimatım şu, güvenlik sistemi, kapılar ve pencereler sadece benim bu sesimden emir gelince açılacak...” dedi ve pantolonunu çıkararak arkasında duran koltuğun üzerine attı. “Var mı başka sorun?” 
“Var, seninle işim bittiğinde o şuh sesi çıkarmak için çok uğraşacaksın ve ayranın tekrar kabarana kadar uzun bir zaman geçmesi gerekecek.” 
“Bitir işimi Sabahat, güvenlik sen de ışıkları kapat...” 
  
Evinde bunlar olurken adı anılan kızımız Karma, sevgilisi İgor’la uzun süredir hazırladıkları terör eylemini gerçekleştirmek üzere şehre elektrik sağlayan ana santrale sızmaya hazırlanıyorlardı. 
“Bu yaptığımız doğru mu Karma? Ben hala biraz tereddütlüyüm!” 
Karma o hareketin bir tanrıya yakarış anlamına bile geldiğini bilmeden başını yukarı kaldırıp anlamsızca dudaklarını oynatıp sessiz sözcükler fısıldar gibi yaptı “Nedir seni tedirgin eden? Plan mı, amacı mı?” 
Aslında onu tedirgin eden şeylerin sayısı on bini bulurken İgor, Karma’nın sinirlerini zıplatmamak için sadece ikisinin yeterli olacağını düşündü “İkisi de...” 
“İstersen sen gelme!” diye sakin sesiyle fırtına öncesinin durgunluğunu yaşatan Karma, güvenlik sistemini saf dışı edecek olan ekipmanı beline bağladı. 
“Şey, sesinle gelmek istediğimi biliyorsun!” 
“Evet biliyorum ama sorduğun sorulardan anladığım kadarıyla sen terör örgütümüzün davasına inanmıyorsun!” 
“Hayır inanıyorum... Ama sanki bir terör örgütü için sayımızın az olduğu...” 
Karma sertçe sözünü kesti “Bizler bir düşüncenin, bir ideolojinin kendini feda eden neferleriyiz İgor, yarın eylemimiz ve nedeni kulaktan kulağa yayıldığında onlarca, yüzlerce, binlerce insan bizi takip edecek. Davamız bütün dünyanın davası olacak.” 
“Bu fanatizmin bazen beni çok korkutuyor Karma. Acaba biraz daha denetim altında tutsan şu duygularını diyorum...” 
“İgor, beni seviyor musun?” 
“Bütün kalbimle.” 
“Peki davamıza inanıyor musun?” 
“... Sonuna kadar inanıyorum. Benim tek derdim... Şey, ben senin kadar kararlı olamıyorum... Hem şu duygusal hezeyanların bana fazla geliyor.” 
“Ama sen de ikimiz kadar mantıklı olabiliyorsun. Birbirimizi bu şekilde dengelemiyor muyuz?” 
“Aslında evet. Karşı kutuplar birbirini çekermiş.” 
“Şimdi, eğer kendini daha iyi hissediyorsan başlayalım.” 
“Beni öpmediğin zaman hiçbir şeye hazır olamıyorum biliyorsun...” 
“Öpüldüğün zaman hiç duramadığını da biliyorum.” 
“Söz bu sefer sadece öpücükte bırakacağım.” 
“Haydi gel o halde öpücük delisi...” 
Ve böylece Karma’yla İgor uzun süre nefessiz kalarak öpüştüler. bu süre içinde eylemlerini de, davalarını da unutmuş gibiydiler. Sadece ikisi vardı o anda yer yüzünde bir de sevgileri ve aşkları. 
Ha bir de Karma’nın aklına gelen ”Eylemimizi başardığımızda santralin tepesinde bu öpüşmenin en güzelini yaşayacağız.” 
  
X-İang, elektrik santrali bekçiliğine başlayalı sadece iki hafta olmuştu daha. Son derece içe kapanık ve yalnızlığı seven bir adam olması dolayısıyla bu iş onun için biçilmiş kaftandı. Hatta uygunluğunun ötesinde bir kurtuluştu da... Çünkü karısı ve üç çocuğu onun yalnızlığını fena halde kalabalıklaştırıyorlardı ki bu da onu boğuyor boğuyordu. 
Gerçekte astronomi profesörü olan X-İang, bekçilik teklifi geldiğinde adeta sevinçten havalara uçmuştu. Gündüz saatlerinde üniversite ve uzay üssündeki iş kalabalığı, geceleri de evdeki hengame onu o kadar sıkmıştı ki işi öğrenir öğrenmez kabul etmişti. Karısının bütün itirazlarına rağmen yüksek maaşlı işini bırakmış, adeta kaçmıştı. Zaten kariyer de umurunda değildi. O, astronomiyi yıldızları sevdiği için seçmiş, kalabalıktan nefret ettiği için de terk etmişti. Kişi olarak böyle bir hakkı vardı ve yapmıştı. Bu kadar basit işte... 
Şimdilerde gecelerini bekçilikte geçirirken gündüzleri eve sadece uyumaya gidiyordu. Çoğunlukla eve gidiş saatini ev ahalisinin iş ve okula çıkış saatine denk getiriyor ve mümkün olduğunca az aile ferdine rastlayarak mutlu bir şekilde odasına çıkıyor, uyuyordu. Bunu sağlaması ilk günler pek kolay olmamıştı. Uykusuz bir şekilde eve geliyor, odasına çıkana kadar eşi ya da çocuklarından onlarca hikaye dinlemek zorunda kalıyordu. Ama bir gün tesadüf eseri eve geç ulaşınca kimseyle karşılaşmamıştı. İşte bu beyninde bir ışığın yanıp sönmesine neden olmuş, onun yeni stratejisini belirlemesini sağlamıştı. Artık iş çıkışı evinin biraz ilerisindeki boş garaja giriyor, yarım saat kadar orada uykuya direnerek oyalanıyor, evine öyle gidiyordu. 
Günler ilerledikçe bekçiliğin de onu kesmediğini fark etti X-İang. Sanki aradığı farklı bir şeydi de bulamıyor gibiydi. Bu nedenle olsa gerek işe başladığından beri ömrü boyunca seyrettiğinden fazla televizyon seyretmeye başladı. Özellikle de yıllar önce çekilmiş soygun ve baskın filmlerini... Nedense onları seyrettikçe işini daha iyi yapacağını hissediyordu. Yani bir şekilde hep tetikte kalacak, soygun veya baskın yöntemlerini gördükçe etrafındaki gelişme ve işaretleri daha çabuk algılayacaktı. Yani öyle umuyordu. 
Yine her gece yaptığı gibi televizyonu açtı ve eline uzaktan kumandayı aldı. Genelde böyle bir filmi bulabilmek için yüz-yüz elli kanal gezmesi gerekirken bu akşamın şansına ilk açılan kanalda böylesi bir film oynamaktaydı. X-İang keyifle koltuğuna gömüldü ve izlemeye başladı. Anladığı kadarıyla kötü bir yapımdı. Işıklar çiğdi ve oyuncular acemice oynuyorlardı. Gerçi yaşları 16-17 gibiydi ki bu da normal sayılırdı. Ve işte bir tesisin güvenlik elemanının kaldığı oda ve iki genç kapının açılmaması için kilidi bozuyorlar. Sonra da alarma bağlı olan telleri kesiyor, olası bir alarm sinyali gönderilememesi için de sinyal bozucu cihazı kapının hemen yanına yerleştiriyorlar. Böylece cihaz on metre karelik alan içindeki bütün sinyalleri bozacaktı. Ve işte gençler etrafa bakınarak hızla kaçıyorlar. 
X-İang, çekik gözlerini biraz daha kısarak ekrana bakmaya devam etti. Film çok hareketsizdi ve aksiyonel sahneler acemice çekilmişti. Ve galiba kamera güvenliğin kapısında biraz fazlaca kalmıştı. Bu film kesinlikle kötü ve ucuz bir yapımdı. 
  
Bu sırada İstanbul şehri gecenin en aydınlık gecesini yaşıyordu. Yaklaşık bir milyar kişilik nüfusuyla dünya devletinin en büyük şehirlerinden biri olarak her ırktan vatandaşını yine oldukça yüksek milyon wattlık elektrikle aydınlatıyordu. Güneşin batmaya başlamasıyla birlikte başlayan aydınlatma gündüzü aratmayacak şekilde sürüyor, vatandaşların ihtiyaçlarını rahat görmesi için sabaha kadar devam ediyordu. Gerçi Güneş doğduğunda gökdelenlerin gölgesi şehri gündüz vakti loşlaştırıyor ya da karartıyordu ya o da başka. 
  
Ekrana bir süre daha bakan X-İang, hiçbir hareket olmayınca sıkıldı. Ancak bu aksiyonsuz filmin devamının nasıl geleceğini merak ettiği için kapatma girişiminde de bulunmadı. Yalnız bu bekleyiş beş dakikayı bulunca film hakkında daha detaylı irdelemelere başladı. Mesela mimariden filmin yakın bir zamanda çekildiğini fark etti. Sonra alarm sistemi ve sinyal bozucu cihazdan bu filmin bir hayli yeni olduğunu anladı. Anladı ama yapımın bu derece kötü ve ilkel olmasına bir anlam veremedi. 
“Demek...” diye yorumladı “Bu zamanda da böylesi acemilikler sürüyordu film piyasasında...!” 
Bu düşünceyle kuruyan boğazını ıslatmak üzere suya uzandı ama bardağı uzakta kaldığı için ulaşamadı. Bir an ne yapacağını düşündü. Ya bardağı almaya kalktığında sahne kaçırırdıysa? Böylece gözleri ekranda yavaşça yerinden kalktı ve kapı yanında duran masaya doğru geri geri yürümeye başladı ve durdu. Ekranda bir hareketlenme olmuştu. Güvenlik oda kapısının camına bir gölge vurmuştu. İşte şimdi güvenlik görevlisi dışarıya çıkmaya çalışacak ve içeride mahsur kaldığını fark edecekti. Çekimlerin acemiliği gibi sahneler de pek bir klişeydi. 
Ve yine durgunluk. Gölge öylece duruyor ve X-İang gibi nefes dahi almıyor gibiydi. Sadece bazen gölge kamburlaşan sırtını dikleştirir gibi hareketler yapıyordu o kadar. 
Daha fazla dayanamayan X-İang bu filme yeterince tahammül ettiğine hükmederek kapatmak üzere kumandaya uzandı. Ama aynı zamanda gölge de hareket ettiği için vazgeçerek doğruldu. Ve işte o anda içinde bulunduğu durumu kavradı. 
Nasıl olmuşsa televizyonda güvenlik kamerasının kaydettiği görüntüler akıyordu. Ve güvenlik kamerasına bağlı olması gereken ekranda ise elektrik santralinin tanıtımı için çekilmiş ve televizyonlarda gösterilmiş belgesel görüntüleri vardı. Fena aldatılmıştı... Ama hepsinden kötüsü burada bile yalnızlık isteğine tecavüz edilmişti. Hatta bu öyle bir boyuta ulaşacaktı ki polisler geldiğinde yalnız geçirdiği her günün zevkinin içine edilecek kadar çok adam akacaktı oraya. Tabii odadan çıkar da koridor alarmlarına ulaşabilirse. 
  
İgor’un anne ve babası gecenin o saatinde nicedir yaptıkları gibi yatıyorlardı. O anda oğullarının ne yaptığından haberleri yoktu ve ne yaptığını da düşündükleri yoktu. Daracık odalarında yatıyor ve karanlığın tadını çıkarıyorlardı. Hem de ayrı odalarda. Uzun zamandır ayrı yatıyorlardı. Öyle tercih etmişlerdi ya da mecbur kalmışlardı. Birden annenin sol kolu hafifçe seğirdi. Sonra seğirme durdu ve kol eski hareketsiz halini aldı. Seğirmeyi sağlayan kurt ise yavaşça görme ihtiyacı hissetmediği karanlıkta kopardığı bir kası daha iştahla yemeğe koyuldu. İgor’un anne ve babası şu anda düş dünyalarında ne yaşıyorlardı bilinmez ama bedenleri uzun süredir kurtları besliyordu mezarlıkta. 
  
Karma, İgor’un uzattığı bombayı diğerlerini de yerleştirdiği gibi gizleyerek yerleştirdi. Belki plan gereği kimsenin gelmeyeceğinden emindi ama yine de olası sürprizleri göz önüne almasının iyi olacağını düşünmüştü. Bombayla işi bittiğinde göz ucuyla İgor’a baktı. İgor, heyecandan renk atmış beyaz bir Zebranın ürkekliğiyle etrafa bakıyordu. Sanki her gölgenin arkasından birilerinin çıkmasını bekliyordu. 
“Buraya kadar her şey yolunda gitti sevgilim. Ne dersin bundan sonra sorun çıkar mı?” 
Karma’nın aniden konuşması İgor’un yerinden sıçramasına neden oldu. Alnında birikmiş olan teri sildi ve "Şey, evet, haklısın... Bunlar hep senin planların sayesinde...” 
“Yatakta da çok terliyorsun İgor bunu biliyor muydun? Bazen terinin tuzundan ağzım o kadar kuruyor ki yatağın yanında çeşme olmamasına küfür ediyorum....” diyerek sözünü kesti onun Karma. 
“Bunu ilk defa söylüyorsun. Hiç farkında değildim. Eğer seni rahatsız ediyorsa tedavi olabilirim.” 
“Saçmalama. Ben seni her şeyinle olduğun gibi seviyorum. Şu son bombayı verir misin oradan! Sağol! Öyle suni şeyler muhtemelen sevgimi öldürecektir.” Bombayı santralin kalbi denilebilecek yere hızla yerleştirdi ve uzaktan kumanda devresini çalıştırdı. “Eğer suni şeyleri sevseydim şu anda burada olur muydum hiç...” 
“Olmazdın. Tabii ben de olmazdım.” 
“İgor, yaptığımız eyleme yürekten inanıyor musun? Lütfen bana gerçeği söyle...” 
“İnanıyorum... Bak biraz tedirgin olduğumun farkındayım, hatta bunun seni de huzursuz ettiğinin de... Ama bu ruh halim inançsızlıktan değil gizlice eyleme geçmiş olmamdan... Şu hale baksana bir... Koskoca İstanbul’un ana elektrik santralindeyiz ve ona bomba yerleştiriyoruz. Az sonra da patlatacağız.” 
Karma uzaktan kumanda tetikleyicisini alarak sırt çantasını yere bıraktı. “Ne o yoksa polisten, tutuklanmaktan falan mı korkuyorsun?” 
“Of saçmalama. Eylemimizi gerçekleştirdiğimizde vurulsak üzülmem. Polisten neden korkayım?” diye kararlığını sergilercesine meydan okudu İgor. “İnanıyorum ki bizi başta tutuklasalar bile daha sonra kahraman ilan edecekler.” 
“Belki heykelimizi dikerler ha?” 
  
O gün emniyet müdürlüğü çok sıradan ve hareketsiz bir gün geçirmişti. Hemen hepsi farklı dallarda üniversite öğrenimi görmüş, ama kendi alanlarında iş imkanı bulamamış olan polis memurları rutin kontrol ve olaylara müdahale etmiş, yerlerini akşam nöbetine gelecek olanlara bırakmaya hazırlanıyorlardı. 
İlk gelen Famo oldu gece nöbetine. Kapkara bir zenci olması ve gece nöbetlerinde gönüllü çalışması gülmek için bahane yaratıyordu herkese. O gün de öyle oldu. Eve gitmeye hazırlanan memurlardan bazıları Famo soyunma odasına girince hemen alay etmeye başladılar. 
“Hey Famo, geceleri görünmeyeceğini sanıyorsun ama yanılıyorsun, artık gece diye bir şey yok...” 
“Karışmayın Famo’ya, vardır bir bildiği. Öyle değil mi? Hani mesela gecenin nasıl karanlık olduğunu hatırlatmak istiyordur sokaktakilere.”
            “Famo sen bilirsin. Şimdi bir vampir olsa ve dışarıya çıksa gece, gece olamadığı için toz olur mu dersin?” 
Bu ve buna benzer vesaireler Famo’nun ince mizah anlayışına uygun olduğu için Famo onlara inci gibi dişlerini göstererek gülümsüyor, hatta bazen de onlara katılıyor, hem kendi, hem de arkadaşlarının rengiyle ilgili espriler yapıyordu. 
Ama bu akşam espri yapacak vakit bulamadı. Doğrudan emniyet müdürlüğüne bağlı özel alarmlardan biri çalmaya, emniyeti sarsmaya başladı. Çoğunlukla alarmlar küçük karakollara bağlıydı ve olaylara onlar müdahale ederdi. Sadece çok önemli bazı mekanların alarmları emniyete bağlıydı ve bu alarmlardan birinin çalması tehlikenin ne kadar büyük olduğunu gösterirdi. 
Soyunma odasında aniden sessizlik oldu ve memurlar yüzlerindeki gülümsemelerle donup kaldılar. En son bu derece bir alarm ne zaman çalmıştı hiç biri hatırlamıyordu. Ne de olsa mutlu bir şehirdi İstanbul. 
İçeriye giren bir memur, kendisine merakla bakan yüzlere dili heyecandan sürçerek “Ana elektrik santrali...” diyebildi sadece. 
  
X-İang, koridora çıkmak için güvenlik kapısındaki camı koltukla parçalamıştı. Sonra da koltuğun üzerine çıkarak o yaştaki birinin yapmaması gereken akrobasi hareketlerini yaparak camdan dışarı tırmanmış, kapının öteki tarafındaki cam kırıklarının üzerine zıplamıştı. 
Kemiklerinin zangırdaması geçsin diye bir süre hızlı soluk alarak beklemiş, biraz toparlanınca hemen koridor alarmına basmıştı. Polisler kısa zamanda orada olurlardı. Bir damla huzuru vardı onu da iki terörist velet elinden alıyorlardı. 
Kimdi acaba bu ikisi ve ne istiyorlardı? Yani santralden değil de onun huzurundan. Buna hakları yoktu. Onlarla yüzleşmeliydi. 
  
Karma ve İgor çatıya çıkmış İstanbul’u seyrediyorlardı. El eleydiler ve omuzları birbirine temas ediyordu. Ayakta duruyor ve az sonra kahraman olacaklarına olan inancın gururuyla içten içe böbürleniyorlardı. 
Karma bu anın fazla uzadığını düşünerek cebinden patlayıcıların uzaktan kumandasını çıkardı. Göğüs hizasına kaldırarak İgor’a baktı. 
“Artık zamanı geldi!” 
“Hayır...” dedi İgor “Önce son bir kez bu şekilde öpüşelim. Tadı belki buruk olacak ama az sonra tadacağımız duyguları düşünürsek bu burukluk çok önemsiz kalacak.” 
“Haklısın” diyen Karma dudaklarını İgor’un dudaklarıyla buluşturdu. İki sevgili, iki terörist öylece kalakaldılar bir süre. Ta ki birinin kendilerini izlediğini fark edene kadar. 
Hemen toparlanarak döndüklerinde X-İang’ın şaşkın bakışlarıyla karşılaştılar. Kimse ne diyeceğini bilemiyordu. Bedenler donmuş, beynin düşündüğünü gösteren gözlerse fıldır fıldır dönüyordular yuvalarında. 
İlk toparlanan X-İang oldu “Siz burada ne yapıyorsunuz? Delirdiniz mi? Sırf öpüşmek için buraya mı çıktınız?” 
“Evet...” cevap Karma’dan geldi. “Biz buraya sadece öpüşmek için çıktık!” 
“İyi de başınıza ne bela aldığınızı biliyor musunuz? Böylesi masum bir istek için koca bir emniyeti ayağa kaldırttınız bana. Birazdan burası polis dolacak.” 
Sanki bu sözleri bekliyorlarmış gibi hemen yakın bir köşeden siren sesleri duyulmaya başladı ve polis arabalarının yanıp sönen ışıkları ışık cümbüşünün içinden görünebildikleri kadar göründüler. 
Karma, elindeki uzaktan kumandayı kaldırarak İgor’a gösterdi “Ne dersin, zamanı gelmiş midir artık?” 
“Geçiyor bile...” 
“O elinizdeki nedir çocuklar? Çılgınca bir şey yapmaya kalkışmayacaksınız değil mi?” 
“Kalkışacağız. Bu uzaktan kumandanın şu düğmesine basacağız ve ana santralin bir kısmını havaya uçuracağız.” 
“Ama bu delilik. Eğer bunu yaparsanız şehirde hayat durur. İnsanlar işlerine gidemezler, elektronik aletleri kullanamazlar, sonra hastaneler, orada yatan hastalar ne olacak?" 
“Hepsini düşündük ve hesapladık! Elektrik kesilir kesilmez öncelikle işi ne olursa olsun herkes bizim yaptığımızı yapacak. Hastaneler ise sorun yaşamayacak. Yedek jeneratörleri çok modern. Elektrik kesildikten 3 salise sonra devreye gireceklerdir. Yani bir göz kırpmadan daha hızlı." 
“Ne demek herkes bizim yaptığımızı yapacak?” 
“Etrafınıza bir bakın, ne görüyorsunuz?” 
"Şehri, İstanbul’u...” 
“Gece ve gündüz İstanbul... Peki şimdi göğe bakın, ne görüyorsunuz?” 
“Bulutları, ışığın yansımasını...” 
“Gece ve gündüz bulutlar ve ışık... Biz de çocukluğumuzdan beri bunları gördük hep. Ve artık onları istemiyoruz. Biz aşkımızı sonsuzluğa duyurmak için efsanelerdeki ortamı istiyoruz.” 
Karma başını İgor’un omzuna dayadı ve uzaktan kumandanın düğmesine bastı. Onların bakışını takip eden X-İang hiçbir şey anlamadan öylece baktı. 
Patlama santralin alt kısımlarında büyük tahribata yol açarak bütün binayı salladı. Ve sonra da şehrin elektriği kesildi. Muhtemelen İstanbul İstanbul olalı böyle bir sessizlik yaşamamıştır. Şehirde meraklı, heyecanlı, şaşkın bir sessizlik mutlak tek hakim olarak yaşayan tek varlık oldu bir süre. Derken hemen her köşesinden mırıltılar yükseldi ve tek tük binaların ışıkları haricinde konuşan bir karanlık şehir halini aldı. Bir süre hareket eden arabaların ışıkları da kısa zamanda homurtularıyla birlikte yitti ve sustu. 
Çığlık çığlığa öten polis sirenleri de sessizliğe katkıda bulunmak için susturuldular. İstanbul’da insanlar hangi meslekten olurlarsa olsunlar ilk defa karanlık karşısında sessiz kalmayı tercih ettiler. 
  
Famo ağlayarak gök yüzüne bakıyordu. İşte tepesinde derisi kadar kara bir gökyüzü vardı ve gülümsediğinde görünen dişleri gibi tek tek parlayan yıldızlar. Artık geceyi görmüştü ve gece nöbetlerini bırakabilirdi. Hatta bıraksalar gönül rahatlığıyla ölebilirdi! Ölmese bile biliyordu ki nutku tutularak gökyüzüne bakan arkadaşları uzun bir süre rengiyle ilgili şaka yapmayacaktı. 
Karma ve İgor parlak yıldızların altında büyük bir tutkuyla öpüşürken X-İang bu çocukların ne yapmaya çalıştıklarını anladı. Kapkara gökyüzünde parlayan yıldızlara baktıkça içindeki yalnızlığın akıp gittiğini duyumsadı. Asıl derdinin yalnız kalmak olmadığını fark etti. Birden içinde müthiş bir enerji açığa çıktı. Yeniden Astromiyle uğraşmak istedi. Sonra, sonra ailesiyle bir araya gelmek ve onlarla zaman geçirmek isteğini duydu. Dayanılmaz bir şekilde sosyal olmak istiyordu. Ama sonra olacaktı bunlar. Önce tepesindeki göğün tadını çıkarmalıydı o da -belki şu öpüşenler kadar olmayacaktı ama; şehrin dört bir yanındaki insanlar gibi.

İlk Önceki rastgele Sonraki En Son  şairÜMİT KİREÇÇİ
gonder 142 kişi okudu. yorum 0 yorum.  gonder 0 kişi gönderdi. yorum Yorum Ekleyin puanla Puan 
Tüm hakları saklıdır. Copyright 2007 © - C.A.O.
eXTReMe Tracker