Ana sayfaya gitmek için tıklayın.
Online flash oyun listesine gitmek için Tıklayın.
Tek Sevgi forumuna gitmek için Tıklayın.
Tek Sevgi e-kitap listesine gitmek için Tıklayın.

  Üye Girişi
Oturum açın 
E-Posta
Şifre
 
 
Üye Olun
Şifremi unuttum
Bu sayfayı online sık kullanılan listenize ekleyin

  Ara - Bul

geri  YAZININ DEVAMI yeniYeni Yazı Gönderin
font1font2font3font4 İlk Önceki rastgele Sonraki En Son   TümüTüm Yazılar  
00000 22-01-2005
TİRAJE

Sonbahara giriyoruz. Temizlik zamanı. Sıkıcı, çok sıkıcı benim için. Temizlik yapmaktan hoşlandığım söylenemez. Özellikle yaz sonrası yapılandan. İşe salondan başlamaya karar vererek kapısından başımı uzatıp bakıyorum. Görüntü çok kasvetli. Sıkı sıkı çekilmiş perdeler, örtülerin altında saklı kalmış koltuklar, çocuk kırar korkusuyla masanın üzerine yığılmış süs eşyaları ve hatırı sayılır miktarda toz... Hiç de iştah açıcı bir manzara sergilemiyor. Elimde tozbezleri bir koltuğa yığılıp kalıyorum. Nereden başlamalı? Beceriksizliğin de verdiği kararsızlıkla, sağa sola bakınmaktayım. Acaba önce toz mu almalı? Tablom bile tozlanmış. Ne hoş duruyor duvarda! Oysa çerçeveciye götürdüğümde adamcağız, beyaz bir ketene, incecik ipliklerle, zarifçe işlenmiş çiftlik evi motifini soluk bulmuş, pek iyi bir tablo olmayacağı konusunda ısrar ederek, orjinalinde olduğu gibi köşe yastığı olarak kullanmamı tavsiye etmişti. Ve ardından isteksizce eklemişti, ''Yinede çok istiyor, anısı var diyorsanız çerçeveleyelim.''. Lütfen, demiştim tüm yüreğimle. ''Lütfen. Solukluğu önemli değil. Zaten vakitsizce solup gitmiş bir hayattan, bir düğün hediyesi olacak benim için.'' Bu yastığı onbeşinde çeyizine işlemiş. Acaba iğneyle kumaşı her buluşturduğunda, mutlu düşler mi kurmuştu geleceğine dair? Belki de kendi çiftlik evinin hayaliydi bu işlediği.

Ne kadar güzel bir kadındı. Gençliğinde Rita Hawyorth'a benzetirlermiş. Uzun dalgalı saçlarından olsa gerek. O güzel bal rengi saçlarından bahsederken, iri kahverengi gözlerini daha da irileştirerek, ''Eskiden böyle firçalar mı vardı. Tarak işlemezdi de saçlarıma, annem koyun tarağıyla tarardı.'' diye anlatırdı. Hele bir fotoğrafı vardır ki, beni her seferinde düşlere iter. Dönem hafif balık etli kadınların dönemi. O da öyle. Oturduğu yerde bacak bacak üstüne atmış, sağ elini biraz arkaya dayayarak hafifçe kaykılmış bir görüntüsü var. Yüzünde ise ilk gençliğin en masum ifadesi. Renkler siyah beyaz, hatta biraz sararmış. Bu görüntü, hayalimde hep bir kitap kapağını canlandırır. Sinemeskop bir film gibi, kapağın altında ve üstünde siyah bir boşluk, orta kısmında ise bu sararmış fotoğraf. Ve kapak açılınca, sanki Hollywood'dan, ya da daha mütevazi bir hayalle, Yeşilçam'dan bir film yıldızının hayat hikayesini okuyacağız.

Güzelliği dillerdeydi. Annesinin tabiriyle genç irisiydi. Yaşından büyük görünüyordu.Onüçünde başlamıştı görücüleri. Yirmiyedisine kadar da sürmüştü. İleriki yıllarda eşi hep takılacaktı, ''Yirmi yedisindeydin aldım seni. Evde kalmıştın..." Bir kez olsun bu takılmalara cevap vermemişti. Aslında ne de çok olmuştu isteyeni. Bir çoğu da hem kendisinin, hem ailesinin onay verebileceği kişilerdi. Ama kısmetten ötesi olmazmış. Belki de ailesinin dediği gibi nefis sinmişti ona. Kaç kez evet cevabına hazırlayıp kendisini, kaç kez hayırlara boğulmuştu. Kısmetini engelleyenler, kiminde taliplerin aracı gönderdiği kişiler, kiminde de ailesinin talibi soruşturmak için konuştuğu kişiler olmuştu.'' Filanca kızınıza talip ama aslında  size layık değil.'' yada ''Yok canım, kızınıza bundan daha iyi kısmetler mi yok!" diyenler, aslında O'nu ya kendi oğullarına, yada bir yakınlarına almak ümidindeydiler.

Özellikle bir olay vardı ki, tüm aileyi yasa boğmuştu. Şehrin önde gelen ailelerinden birisi, O'nu oğullarına istetmişti. Üstelik araya kimseyi koymadan direk babasına söylemişlerdi. İş ilişkileri içinde de bulundukları bir aileydi. Damat adayı delikanlı da takdirlerini topluyordu. Yine de iyice düşünüp, tartışıp karar verdiler evet demeye. Söz kesiminin hangi gün olacağına da karar verilip, bildirildi karşı tarafa. Bu arada babası ev halkını uyarmıştı: Aman sakın olayı fazla dillendirmeyin. Bu da diğerlerine dönmesin!''. Ama ana yüreği dayanamayıp, güzeller güzeli kızını vermeden bir kez daha soruşturmak istemiş ve çok yakın bir akrabasına, ''İyi mi yapıyoruz, kötü mü yapıyoruz?'' diyerek dururnu anlatmıştı. Sözünü ''Darısıda sizin kızların başına'' diyerek bitirirken, bilmiyordu ki ölene kadar bu kadınla bir daha hiç konuşmayacak.Söz kesim günü geldiğinde, ne gelen oldu ne giden! Ne,olduğunu bir türlü anlayamadılar. Günlerce evde matem havası esti. Ve sonradan anlaşıldı ki, o çok yakın gördükleri akraba kadın, annesinin ziyaretinden hemen sonra oğlan evine gitmiş. ''Delikanlı oğlumuzu çok severim. Bizim aileye damat olmasını çok isterdim. Fakat sizin gibi dostumuz olan bir aileye söylemeden edemeyeceğim. Yeğenim güzeldir hastır ama aklı selim değildir. Hatta bazen saldırganlaşır, babasını döver.'' İşte bu sözler sözün bozulmasına sebep olmuştu. Anne, "Kızımın kısmetine benim boşboğazlığırn sebep oldu." diyerek çok üzülür. O kadar çok üzülür ki, en sonunda beyin kanaması geçirir.

Artık yaş yirmiyedi olmuştur. Bu yaşa kadar baba evinde kalması, kendi evinin olmaması Onu çok üzmekteydi. Karar verdi; ilk isteyeniyle evlenecekti. O günlerde ilginç bir olay da gerçekleşti. Kapılarını çalan bir dilenci, verilen parayı geri çevirerek annesine, "Size üç nasihatirn var.'' demiş. Gök gözlü dilencinin üç nasihatinden ikisi, sadece ev halkının bildiği ve ev dışında konuşulmayan çok özel iki konuyla ilgiliyken, üçüncüsü ''Evindeki kızını bekletme.'' şeklindeyrniş. Bu yabancının bu kadar özel konuları bilebilmesine şaşıran anne, elinde para donup kalmış. Adam bahçe kapısından çıkar çıkmaz, o da kendine gelip, adama seslenmek için sokağa bakan pencereye koşmuş. Ama pencereden baktığında daha da şaşırmış; sokakta kimse yokmuş.

Hem bu olay, hem kendi kararı evlenmesinde büyük rol oynadı. Damat Adana'dandı. Yıllar önce annesi kızı gidip görrnüş, çok beğenmiş fakat bir türlü istemeye cesaret edememişti. Ölümüne kadar da birtanecik oğluna, ''Gelinim keşke Tarsus'taki o kız olsa.'' deyip durrnuştu. Bu sözler bir vasiyet gibi ortada kaldı. Oğul mizacında da olan ağırlıkla, ancak kırkbeş yaşına geldiğinde evlenmeye karar verdi. Senelerdir rüyasında gördüğü bir kız vardı. O kadar güzeldi ki... Belki de bu hayalin etkisiyle şimdiye kadar görrneye gittiği kızları beğenmemişti.

Gerçi kendisi de çok yakışıklı bir adam değildi. Hatta bir çok insana itici gelen bazı fiziksel özellikleri vardı. Fakat Ona göre asil ve temiz bir aileden olması , hatırı sayılır malı mülkü, ilerlemiş yaşını ve fiziksel özelliklerini bir derece hafifletiyordu. Duydu ki annesinin o kadar övgüyle anlattığı Tarsus'lu kız hala evlenmemiş. Kızın yirmiyedi yaşına gelmiş olması da cesaretini artırarak, bir kez de kendisi kızı görmek ister. Tarsus'da görkemli taş konağın salonunda otururken, yine de içinde kızı beğeneceğine dair bir ümit yoktu. Birden gözleri faltaşı gibi açıldı. Hayal mi görüyordu? Elinde kahve tepsisiyle gelen bu kız, rüyalarında gördüğü güzelin ta kendisiydi.

İşte uyumsuz bir birlikteliğin başlayışı böyle. Uyumsuzluk sevgisizlikten yada saygısızlıktan kaynaklanmamıştı. Aradaki onsekiz yaşın etkisi olmuşsa da, asıl neden iki ayrı karakterdi.Onun dışa dönük, canlı, enerji dolu yapısının yanında, eşi ağırbaşlı. evinden çıkmayan, işini bile evinden takip eden, toplum içinde gülmeyi, dans etmeyi, şarkı söylemeyi hafiflik sayan bir insandı. Onca mala mülke karşılık, sanki hiç paraları yokmuşçasına yaşıyorlardı. Cüzdanı hiç para görmüyordu. Arada bir dolmuş parası olursa, yegane gezmesi olan kızkardeşine gidiyordu. Yine böyle bir gezme dönüşü, otobüs durağında eşiyle karşılaştı. Hemen seslenip, yanına koştu ama nafile. Ne selamına karşılık buldu, ne gülümsemesine. Şaştı kaldı.Otobüste eşinin yanına oturmadı.

Başka bir yolcunun yanına ilişti. Akşam evde kıyamet koptu. Eşi dururken nasıl başka birisinin yanına otururdu! Hem sokakta sesli selarn vermek ne büyük bir ayıp!... Ve böylece öğrendi, bu sülalede yolda karşılaşınca kimsenin birbirine selam vermediğini. Beş dakika önce canımlı cicimli konuşan akraba kadınların, yolda karşılaştıklarında, göz1erini başka tarafa kaçırdıklarını. Fakat O hiç bir zaman göz1erini kaçırmayı öğrenemedi. O iri göz1eri hep sevgi dolu, saf saf baktı. Ki başka türlüsü zaten elinde değildi.

İlk oğlunu kucağına aldığında yedi yıllık evliydi. Onca yıl sımsıkı sarılmayı hayal ettiği yavrusunu, istediği gibi bağrına basamadı. İnce hastalık geçirmişti. Ağzını burnunu bir bezle iyice kapatıktan sonra, sadece emzirmek için kara cülüğünü kucağına alabiliyordu. Oğluna bu adı takmıştı. Kocası da oğluna çok düşkündü. Kimseye koklatıp öptürmüyordu. Şımarmasından korkuyordu. İkinci oğluna iki yıl sonra kavuştu. Bu da sapsarı bir bebekti. Bu mutlu olaya bir de üzücü olay karışmıştı. İlk doğumunda kocasının yaptırdığı yanlış bir iğne sonucu, üç gün doğum masasında kalmış, ölüp ölüp dirilmişti. Artık iyice ihtiyarlayan annesi, bu olayı hatırlayarak, yinemi öyle olacak korkusuyla çok heyecanlanmış ve kısmi felç geçirmişti.

Tüm haylazlıklarına rağmen oğullarıyla çok mutluydu. İki yumurcak tüm vaktini alıyordu. Bir gün evi havuz yapmaya karar verip su doldururken, diğer bir gün gittikleri filmin etkisiyle Tarzan olup damdan atlamaya kalkıyorlardı. Hele büyük oğlanın ortaokulda kimyager olma hevesi, evde dibi delik olmayan cezve bırakmamıştı. Küçük ise bir ara fotoğrafçılığa merak salmış, tuvaleti karanlık oda yapmaya kalkışmıştı. Bu sevda, karanlıkta iri kıyım delikanlının daracık yere sığamayıp, lavaboyu kırmasıyla sonuçlanrnıştı.

Günler böylece geçiyordu. O üzüntülerini çocuklarıyla yenmeye çalışıp, onlar üzerine hayaller kurarak mutlu oluyordu. Doktoru ona sıkıntılarını içine atmamasını, çocuklarını evlendirmek, mürüvvetlerini görmek gibi mutlu hayallerle moral bulmasını öğütlemişti. Bunun üzerine Antakya'ya yapılan bir gezide dakikalarca köprüde durup Asi Nehri'ne bakrnıştı. Soranlara "Asi'ye dertlerimi anlatıyorum. Sularıyla alsın götürsün." deyince, herkes buna çok gülmüştü. İki gün sonra televizyon Asi Nehri'nin taştığını haber verdiğinde söylediği ise daha da hoştu;   ''Görüyorsunuz değil mi, Asi bile benim dertlerime dayanamadı.''

Asi'nin bile taşıyamadığı üzüntülerini, tüm yaşama sevincine rağmen fazla kaldıramadı. Dertler hastalıkları doğurdu. Şeker, tansiyon derken kalp hastası oldu. Bunu öğrenmesinden tam bir hafta sonra, gözlerini dünyaya Tarsus'ta kapattı, tıpkı açtığında olduğu gibi. Hiçbir hayalini göremedi. Ne gelinlerini, ne torunlarını. Biz de göremedik. Evlerinde mutlu bir karıkoca birlikteliği göremeyen delikanlılar, acaba bizde mi eşlerimizi mutsuz ederiz korkusuyla, evliliğe hiç sıcak bakmadılar. Bazen canım teyzern, Tirajem rüyalarıma giriyor. Sımsıkı, hasretle sarılıyorum, kokusunu iliklerime kadar çekerek. ''Cülüklerimle ilgilenin.'' diyor... 

İlk Önceki rastgele Sonraki En Son  şairESİN SEZGİNER
gonder 85 kişi okudu. yorum 0 yorum.  gonder 0 kişi gönderdi. yorum Yorum Ekleyin puanla Puan 
Tüm hakları saklıdır. Copyright 2007 © - C.A.O.
eXTReMe Tracker