En kısa tarifi ile milliyetçilik; millet olmanın hareket şuurudur. Milletleri yükselten ve onları “millî ülkü”ler etrafında toparlayarak yüce hedeflere götüren itici güç, milliyet duygusudur. Bu itibarla milliyetçilik, millet hakikatinin temel direği ve onun fikir cephesini meydana getiren bir “dünya görüşü”nden ibarettir. Hakikî (gerçekçi) bir dünya görüşü olan milletler, tarihte her zaman şerefli birer yer işgal etmişlerdir. Dolayısıyla, her milletin kendisine göre bir milliyetçilik telâkkisi vardır ve o milletin ismi ile anılır. Meselâ: Türk Milliyetçiliği, Slav Milliyetçiliği, Fin Milliyetçiliği…ilh.
Türk Milliyetçiliği’ne gelince; Türk Adı’nın ve Türk Irkı’nın târih sahnesinde görülmesiyle beraber başlar. Hun Türk İmparatoluğu’ndan bugünkü Türkiye Devleti’ne kadar binlerce yıllık şerefli bir mâzî’si vardır. Demek ki, Türk Milliyetçiliği fikri, bazılarının zannettikleri gibi yeni ortaya çıkmış bir kavram değil, aksine; Türk Milleti ile bir ve beraber aynı yaştadır. Târihlerden öğrendiğimize göre Türk Milliyetçiliği fikri, kaynağını hiçbir millette görülmeyen üstün bir düşünceden almaktadır. Bu düşünce, millî, dinî, insânî ve ahlâkî vasıflarıyla her devirde cihanşümul bir dünya görüşünün temelini meydana getirmiş olan yüksek “Türk Düşüncesi”dir. “Türk Örf Hukuku”ndan devlet teşkilâtçılığına, bediî zevklerinden cihangirlik ve fütûhatçılık hasletlerine varıncaya kadar hemen her kültür kalıbında Türk’ün rûh kökünü yansıtan, maya çanağını meydana getiren derin izlere rastlamak mümkündür. Bu izler, Türk Milleti’nin var olduğu ve at koşturduğu vatanlarda ve bıraktığı eserlerde her zaman varlığını idâme ettirmiştir. “Adriyatik’ten Çin Seddi”ne; Batı Avrupa, Balkanlar, Anadolu, Kafkaslar, Karadeniz, Ortadoğu, Akdeniz Havzası, Orta Asya, Sibirya Stepleri, Hint Alt Kıt’ası ve Kuzey Afrika Türk’e beşiklik etmiş başlıca vatanlardır.
Türk Milliyetçiliği’nin dikkate değer bir başka vasfı da; târihte irili ufaklı pek çok devletler kurmuş ve bu devletlerin fikrî zeminini “hikmet” telâkkisi üzerine bina etmiş olmasıdır. Türk hâkmiyet telâkkisi, “cihân hâkimiyeti mefkûresi”ne dayanır ve bu mefkûreye göre; devlet, “ebed-müddet”tir. Türk devlet geleneği; mâzî, hâl ve âtî üçgeninde milletle bütünleşmiş çok sağlam bir karaktere sahiptir. Türk Milleti’ndeki: “kökü mâzî’de olan âtî” inancı, bu ana karakteri yoğuran başlıca târihî amildir. Mâzî ile âtî’yi bu kadar muazzam bir bütünlük halinde kucaklaştırabilen bir milliyetçilik anlayışı âdeta Allah’ın Türklere bir armağanıdır: “Gök’te bir tek Allah, Yer’de de bir tek Hâkan olmalıdır” şeklindeki inanç, Hun ve Göktürk devirlerinden beri devam edip gelmiştir. Göktürk Kitâbelerinde: “Yukarıda gök-Tanrı, aşağıda yağız-Yer yaratıldığında, ikisi arasında kişi oğlu (insan oğlu) yaratılmış!” denilmektedir. Böyle fevkalâde düşüncenin sahibi Türkler, yer yüzünde ayağı sağlam olarak yere basabilen tek kavimdir. Türk Hükümdarları (hâkanları, sultanları, kağanları), daima “birlik içinde dirlik” kaidesini “Türk Devlet Geleneği”nin vazgeçilmez ilkesi kabul etmişlerdir. Hun Türk Hükümdarı Mete Bir şölen sırasında Çin Elçisi’ne: “Eli ok ve yay tutabilen kavimleri bir araya topladığından” bahseder. Buna benzer olarak Göktürk Hâkanı Bilge Kağan da: “Az milleti çok, çıplak milleti elbiseli; fakir milleti zengin kıldığını!” söyler. Türk illerinde ve Türk himayesinde bulunan herkes “töre” gereğince eşit muamele görürdü. Türk hükümdarları, alacakları her karardan ve yapacakları her tasarruftan dolayı önce yaratıcıya, sonra da idaresi altındaki insanlara karşı vicdanî bir mes’uliyet hissiyle bağlıydılar. Millet’in bölünmez bütünlüğünü temsil eden hâkanlar asla hata yapamaz ve şayet yaparlarsa da cezasız bırakılamazlardı. Bu sebeple Türklerde, hiçbir şekilde sınıf ve zümre hâkimiyeti veya sınıf mücadelesi olmamıştır.
“Hükümran” olmak ve “hükmetmek”, Türk’ün yaratılışından getirdiği güzel bir meziyettir. Sevgiyle taçlandırılmış bir adalet, kadife eldiven içerisine giydirilmiş bir disiplin anlayışı sadece Türk’e has husûsiyetlerdendir. Târihî kayıtlara göre; Türk insanının devlet kurmada, teşkilâtçılıkta ve sevk ve idaredeki üstün vasıfları hemen her zaman takdirle ve hayranlıkla ifâde edilmiştir. Zalimin amansız düşmanı, mazlûmun ise hakikî dostu ve koruyucusu olmak yalnızca Türk’e yaraşan bir husûsiyettir. Anadolu topraklarına ebedî Türk mührünü vuran ve Bizans’ın mağrur İmparatoru’nu dize getirdikten sonra o’na: “artık hürsünüz İmparator, ülkenizin başına dönebilirsiniz!” diyen Selçuklu Sultanı Alp Arslan ile; 382 yıl sonra dünya harp tarihine akıl almaz taktik ve strateji dehası olarak geçen ve yine Bizans’ın Doğu-Roma Merkezi İstanbul’a haşmetle girişinden paniğe kapılan halka: “ Benim şâhâne-i gazabımdan korkmayınız!” buyruğunu veren Osmanlı Padişahı Fâtih Sultan Mehmed Han Hazretlerinde aynı bağışlayıcı ve affedici inceliği görmekteyiz. Bu iki Türk büyüğünü ayrı asırlarda yaşamış olmalarına rağmen aynı çizgide buluşturan düşünce Türk Milliyetçiliği’nden başka bir şey değildir.
Türklerde din, devlet, millet ve kâinat kavramları her devirde mukaddes sayılmıştır. Devletin ve milletin gücü ve kudreti, Allah’ın izni ile tahta oturtulmuş olan hükümdarın elinde olmalı ve o’na herkes kayıtsız şartsız itaat etmelidir. Devlet bir “baba”, milletin her ferdi de bu babanın “evlâtları” hüviyetindedir. Bu sebepledir ki, Türklerde “devlet-baba” deyimi çok kullanılır olmuştur. Burada “baba” gücün ve kuvvetin, şefkat ve merhametin “remzi”dir. Türk insanı: “Allah devlete ve millete zeval vermesin!” diye dua ederken on’da ilâhî temellere dayalı ayniyetliliği görmektedir. O’nun muhayyilesinde yaşattığı devletinin adaleti’ne, şefkat ve merhametine güveni ve itimadı tamam olmalıdır. Hun Türk Hâkanı Attilla’ya: “Allah’ın kılıcı” yahut “kırbacı”; Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’e ise: “Din’in ve Devlet’in direği, Doğu’nun ve Batı’nın Adil Sultanı” pâyesi bu yüzden verilmiştir. Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim Han, Türk düşüncesinin hudutsuzluğunu: “Cihân iki hükümdara dar gelir!” sözleri ile özetlemiştir.
Bir târih hercü-mercinde her hânedan târihi yapmış ve yazmıştır. Hun, Göktürk, Uygur, Karahan, Gazneli, Selçuklu, Osmanlı ve nihayet Türkiye Cumhuriyeti hep Türk Milliyetçiliği’nin tezahüründen doğmuşlardır. Türk Edebiyatı’nın büyük Şâir’i Yahya Kemal Beyatlı bir Şiiri’nde bu durumu şöyle anlatır:
“Mûsıkîsinde bir taraftan din,
Bir taraftan bütün hayât akmış;
Her taraftan, Boğaz, o şehrâyin,
Mâvi Tuca’yla, gür Fırat akmış,
Nice seslerle gök ve yerlerimiz,
Hüznümüz, şevkımiz, zaferlerimiz,
Bize benzer o, kâinât akmış.”
Bu altın mısrâların sahibi Yahya Kemal Beyatlı, söylediklerinde yerden-göğe kadar haklıdır ve Türk Milliyetçiliği dayandığı temeller itibarıyla budur.
Ahmet Şahin: Eğitimci-Yazar
ahmed_sahin@mynet.com