Ana sayfaya gitmek için tıklayın.
Online flash oyun listesine gitmek için Tıklayın.
Tek Sevgi forumuna gitmek için Tıklayın.
Tek Sevgi e-kitap listesine gitmek için Tıklayın.

  Üye Girişi
Oturum açın 
E-Posta
Şifre
 
 
Üye Olun
Şifremi unuttum
Bu sayfayı online sık kullanılan listenize ekleyin

  Ara - Bul

geri  YAZININ DEVAMI yeniYeni Yazı Gönderin
font1font2font3font4 İlk Önceki rastgele Sonraki En Son   TümüTüm Yazılar  
00000 03-03-2006
UYKUDA

"Şşşt. Gözlerini aç! Aç gözlerini!"

 

Gözlerini açmadın. Başın beyaz örtüler altında duran çıplak bedeninden çıkıp uzanıyor. Direngen. Alnında doru atlar yelelerini savura savura, bir uçtan bir uca koşturuyor. Yüzünde belli belirsiz bir gülümseme. Koşmak senin en büyük yaşam sevincin. Biliyorum. Oysa şimdi uzaklarda, senin yerine atlar koşup duruyor. Görüyorum...

 

Yatakhanenin kapısındayım. Dokunulsa renkleri uçup gidecek düş dünyana yakın yerdeyim. Seni seyretmeye doyamıyorum. Ama içten içe de korkuyorum. Ya uyanmazsan diye...

 

"Şşşşt. Gözlerini aç! Hadi... Aç şu gözlerini!"

 

"Açacak gözlerini. Açmalı. Uyanacak..."

 

"Ya uyanmazsa?"

 

Uyanmaz olur musun? Dudaklarının kıyısına, gülümsemeni bir nergis gibi iliştirmişsin. Kokusu odayı tutmuş. Her yere yapışan ilaç kokularını da kaplamış üstelik. Nergis, pike altından uzanan başın gibi, dudaklarının kıyısından dışarıya başını uzatmış. Bir yaz gününe. Bir Ankara akşamına. Öyle bir akşamda, bozkırlardan gelen nal seslerini sen de işitiyor musun? Ya kırlarda koşuşturan çocukların toprağa değen ayak seslerini? Senin ayaklarınla mı koşuyor, alınları güneşe değen o çocuklar? Ödünç mü verdin onlara sol ayağını, sağ ayağını, düşündeki tüm güzel ayakları?

 

Gülümsemen ince, hiç öpülmemiş dudaklarının kıyısında yine. Yitmeyecek gibi duruyor. Bu gülümseme ne alnındaki doru atlara ne nergislere ne de koşturan çocuklara. O sadece yeni bir yaşam anına çıkmak için bir muştu. O, kendine olan güvenini, dirençli yanını gösteriyor. Bunu çok önce görmüştüm.

 

Gün yine bir Ankara akşamüstünü ağırlıyordu. Ben çok uzaklardan kopup gelmiştim. Alnımda ne doru atlar ne de çocuk sesleri vardı. Acının boyunduruğu altına ilk alınışımdı. Sayrı evine küskün, bir o kadar sessizliğe karışarak gelmiştim. Gözlerimi tavana dikmiştim. Yaşam koridordan odaya başını uzatmış bakıyordu. Onunla göz göze gelmeye daha çok vardı.

 

Uzaklara, o gövdemi kanatan yaralara bakıp duruyordum. Kulağımda yankılanan sesler durmadan içimi kanatıyordu. Kendime, "Niçin buradayım? Niçin ben buradayım?" diye soruyordum.

 

Başımı yastık yerine kafamdaki sorulara dayadığım bir andı. İşte o anda seke seke yürüyüp odaya girdin. Bir serçe gibi. Yere ince ince dokunuyordu ayakların. Odadakilerden birine konuk oldun. Sesleriniz, kahkahalarınız öylesine yabancı, yürek yakıcıydı ki ilkin. Ayrımına varamadın, varamadınız.

 

Duruşumu bozmadığım, taş kesildiğim yerden size tuhaf görünmüştüm. Sen de söz arasında, yanındakilere, "Bu kim? Neyi var?" diye sormuştun gözlerinle.

 

Sonra azar azar dilim açıklıydı hani. Tanıştık. Hangi acılardan, yaşam anlarından kopup geldik, tümünü birbirimize anlattık.

 

Esmer teninde gülüşün hep aydınlıktı. Yüzünü hep yaza, evinizin önündeki ağaçlıklı bahçeye dönük tutardın. İnce, uzun bedeninle; kısa, siyah saçlarınla yıkılmaz bir deniz feneri gibi dururdun hep. Yönümüzü gösterirdin.

 

Odamıza her gelişin bir şenlik olup çıkardı. İlkin güzel gülüşün içeriye dolardı. Neşe onun ardından koştururdu. Sanki gözlerinde çakan ışık, bir deniz kıyısı gösterirdi bize. "Bakın," derdi, "Sonsuz bir mavi... Önünüzde... Görmüyor musunuz? Öyleyse niye asık yüzleriniz? Hadi, birazcık olsun gülümseyin'..."

 

Gözlerindeki o uzak deniz kıyısında, birçok deniz yıldızı topladım ben. Topladıktan sonra, onları yıkadım ve kurumak üzere güneşe koydum. İlk kuruyan yıldızı sana verecektim.

 

Herkes sana, " Selvi boylu kız, “ diyordu.

 

Sana bakan imrenilecek bir yaşam sevinci görürdü ilkin. Ertesinde rüzgârlara her an karşı durabilecek bir direnç. Bu yüzden her sayrı o sevinci, direnci alıp ameliyathanede bekleyen ölüm korkusuyla değişmek isterdi.

 

' Selvi boylu kız ', onlarca kez bu sayrı evine gelip gittin. Biliyorum. Defalarca bıçak altına yattığını, onmaz acı uçurumlarının dibinde yaşadığını da. Altında toprak gevşek dururdu o sıralar. Bir kök, ağaç dalı aranırdı ellerin. Onlara tutunmak isterdin.

 

"Şu ayağımdaki takma ayak," derdin. Ne ilginç bir söyleyişti bu. Ben de, "Şu omzumdaki takma omuz," derdim sana öykünerek. Yaşama yönelen bir gülmeceye çevirirdik acıyı. Ama yine, önümüzde geçilecek bir sürü sapak bulunurdu. Birini seçmeli, yürümeliydik. Nasıl olsa yaşam dışarıda demir yumruklarıyla bizi beklemiyor muydu? Bu yüzden hazırlıklı olmak gerekti.

 

"Şu ayağımdaki takma ayak bir türlü bana uyum sağlamadı. İrin üretip duruyor. Ama hiç şansı yok. Bir gün, orada kirlilik yaratmadan yaşamayı mutlaka öğrenecek," diyordun.

 

Umut etmeyi öğrenebilir mi insan?

 

Senden öğreniyorduk işte. Gülümsemeyi, yeniden konuşmayı. Yarına, geçmişe hiç küsmeden her şeyle barışık olmayı.

 

 

Odalarımızdan heyecanla çıkar, Ankara'ya geniş pencere gerilerinden bakardık. Kent ışıltılar içinde olurdu. Küçük oyunlar içimizi tutar, tutsaklığımızı aşıp o geniş bulvarlarda koştururduk. "Bak," derdim, "sen şu ışıkların olduğu yerdesin. Bir adım atıp tam dönecekken, karşına ben çıkıyorum." Ben bunları anlatırken, elin elimde olsun isterdim. Bunu sana hiç söyleyemedim. Işıkların olduğu yerde, bana doğru ilk adımını atmanı sessizce bekledim.

 

"Şşşt. Uyanmayacak mısın? Hadi uyan!"

 

"Ya uyanmazsa?"

 

"Uyanmaz olur mu hiç?"

 

O gün, kısa bir süreliğine evci çıkmıştın. Hani kuş sesleriyle, kokularla çevrili o bahçeli evinize doğru yol almıştın. Gece yarısına yakındı. Ben o geniş pencere gerilerinden kenti gözlüyordum. Yalnızdım. Hep durduğun o ışıklı yeri bulma telaşı içindeydim. Dayanamayıp seni aradım. Telefondaki sesin bir bahar tazeliği, bir yaz esintisi taşıyordu. İşte o tazelikler, esintiler içinde kendime bir yer açmak istedim.

 

"Gelince konuşuruz," dedin.

 

Konuştuk da...

 

"Nasıl olacak? Ben ayak olmayan bir ayak, sen de omuz olmayan bir omuz taşırken!... Nasıl olacak?" diye" sormuştun.

 

Sözlerin içimde yeni kesikler açsa da, yüzümü senden uzaklara çevirmeye gönül indirememiştim.

 

Biraz önce son kez sedyeden yatağına taşıdılar seni. Doktorunun, "Son, son kez," deyişi kulaklarımda. Bir de senin söylediklerin.

 

"İnsan sedyeye yatınca ister on, ister yirminci kez olsun yine de korkuyor."

 

Şimdi varlığın ölüme yakın olsa da yüzün yine yaşama dönük. Gülümsüyor. Umut dudaklarının kıyısında bitmek için sabırsızlanıyor.

 

Hadi uyan!

İlk Önceki rastgele Sonraki En Son  şairERKAN TUNCAY
gonder 160 kişi okudu. yorum 0 yorum.  gonder 0 kişi gönderdi. yorum Yorum Ekleyin puanla Puan 
Tüm hakları saklıdır. Copyright 2007 © - C.A.O.
eXTReMe Tracker