“Yürümeden asla oraya varmazsınız ki” dedi yüz yaşındaki kaplumbağa. Adam dişlerinin arasından “önce haritayı görmeliyim” diyerek tısladı. Kaplumbağa kendinden emin “Pusulasız ne işe yarar?” diye sordu. Adam “çabuk bir pusula yetiştir o halde” dedi. Kaplumbağa kaygısızca önce gökyüzüne baktı, sonra önündeki otlardan büyük bir ısırık kopartıp, adamı cevapsız bıraktı. Adam iyice yılıştı. Kaplumbağa ağzındaki lokmaları yutup en sert bakışını yolladı.
Yeni bir Karagöz-Hacivat ikilisi değildi söz konusu olan ikisi de birbirlerine karşı hayatlarını koymuş, ha koptu ha kopacak bir gerginlik nöbetini iki ucundan sıkı sıkı tutarak çekiştiriyorlardı.
Adam eski günlerine dair hayat kırpıntılarını doldurduğu heybeyi ters çevirince alıp verdiği nefeslere dair fragmanlar ortalığa saçıldı. Diploma parçaları, soğuk damga yemiş vesikalıklar, kargalara armağan edilmesi unutulmuş süt dişleri, uzun yıllar mushaf arasında saklandıktan sonra oradan araklanmış göbek bağı parçası. Şimdi hepsi toprak üstünde, ayaklar altındaydı. Kaplumbağa bir yersiz döküntülere olabildiğince tepeden bakıp, dudaklarındaki asabi titremeye mani olmaya çalıştı.
Oysa büyük bir hazırlıktan sonra gelmişti buraya. Mesela “Sümerlilerin mutfak alışkanlıkları” başlıklı kitaplaşmamış doktora tezi vardı. Dünkü korkularım hıfzetmiş, yarına minik bir el sabunu ayırmayı ihmal etmemişti.
“Bunların hepsi eksik diye” söze başladı. “Sahibi hiç hayat kokmuyor.” Bunun üstüne; Adam bacak bacak üstüne attığı ayağı değiştirdi. Cebinde bulduğu boş sigara paketini buruşturup fırlattı. Çakmağını çakıp bir süre seyrettikten sonra tekrar cebine koydu. “Boşuna uğraşıyorsun” dedi derin bir solukla beraber. Kaplumbağa “vazifem” diye cevaplandırdı. Bakışlarını başka yöne kaydırdı. Ortalık karardı. Bir ibret perdesinde soluk gölgeler belirdi. Sükut içinde seyre koyuldular.
(İç/gece)
Bir sandalye
Yere oturmuş çocuk
Sandalyeyi “gel gel” diye çağırıyor.
Ak güvercin gelip çocuğa bir parça simit getiriyor. Tam çocuğun önünde bırakıyor. O da iştahla ağzına atıyor.
Büyüyor.
Büyüyor.
Gözlerinin yeşil olduğunu farkediyorsunuz ve tekrar çocuk oluyor. Meyva sepetinden bir yalan çıkıyor ve çocuğa yaklaşıyor.
Pencereden bir kartal girip yılanı pençeleriyle kavradıktan sonra geldiği gibi aniden kayboluyor. Çocuk tekrar büyüyor. Halıdaki goncalar çiçeğe durunca çiğ damlasını içiveriyor ve tekrar çocuk oluyor.
(Dış/gündüz)
Mavi bir bisiklet.
Bayır aşağı kendi kendine iniyor.
Boş çayırda zil sesi yükseliyor. Bir de çekirgeler. Uzakta köpek havlamaları.
Birkaç tembel bulut kümesi.
Derede kurbağa vıraklamaları
Orta yaşlı bir adam bisikleri görünce sırtındaki çuvalı bir yere bırakıp terini siliyor.
Bisiklet ufukta kayboluyor.
Çuvalda bir çocuk cesedi. Olduğunu farkediyorsunuz.
(iç/gündüz)
Satranç tahtası
Bir piyon eksik
Kara sinek gelip o piyonun yerine konuyor. Kanatlarını, ayaklarını temizliyor.
Uçup gidiyor.
Duvarda bir gün batımı manzarası.
Kapının bir kenarında küçük mavi patikler diğerinde büyük siyah rugan ayakkabılar.
Bir kedi gelip satranç tahtasını deviriyor. Sonra da gidip demin farketmediğimiz yavrularının yanına kıvrılıyor.
(dış/gece)
Yıldızlar ve hilal.
Büyük bir beşiği dört kişi uçlarından sırtlamış götürüyor.
Ağustos böceklerinin dinmeyen hışırtısı.
Adamlar aralarında fısıldıyor.
Sol öndeki “hava açık”
Sağ arkadaki “Romatizmalarım tuttu yağmur yağabilir.”
Sol arkadaki bir sigara yakıyor
Sağ öndeki konuşmuyor
Baştaki eliyle ilerde bir noktayı gösteriyor.
Sol arkadaki “az kaldı”
Büyük bir surun dibine varıyorlar.
Kapıdan geçmeden bir anlığına parçalanmış at cesedini görüyorlar.
Sonra çıkıp gidiyorlar.
Ay buluta saklanıyor
Perde kayboluyor.
Sonra güneş tekrar beliriyor. Kaplumbağa ve adam uzaklaşıyor.
Önce uzakta iki nokta oluyorlar.
Ardından tek...