Ana sayfaya gitmek için tıklayın.
Online flash oyun listesine gitmek için Tıklayın.
Tek Sevgi forumuna gitmek için Tıklayın.
Tek Sevgi e-kitap listesine gitmek için Tıklayın.

  Üye Girişi
Oturum açın 
E-Posta
Şifre
 
 
Üye Olun
Şifremi unuttum
Bu sayfayı online sık kullanılan listenize ekleyin

  Ara - Bul

geri  YAZININ DEVAMI yeniYeni Yazı Gönderin
font1font2font3font4 İlk Önceki rastgele Sonraki En Son   TümüTüm Yazılar  
00000 13-03-2005
YANIK

Rüya mıydı yoksa gerçek miydi şimdi bile tam olarak idrak edemiyorum, bir gece vakti odamın duvarlarından gelen boğuk seslerle irkildim. İlkin pek kulak asmadım, yan dairedeki otistik kızın inlemeleridir olsa olsa diye düşündüm. Fakat sesler bozuk bir müzik kutusundan gelir gibi, kesik kesik ve anlaşılmazlaşınca meraklandım. Mutfağa koşup bir bardağı kaptığım gibi duvara dayadım. Sesler ilk bir iki dakika bana birbirinden kopuk inlemeler gibi geldi. Birbiriyle hiçbir bağlantısı olmayan, yükselip alçalan, bir süre havada asılı kaldıktan sonra ruhunu boşluğa teslim eden seslerdi bunlar; fakat bana başta anlamsız gibi gelen bu sesler birkaç dakika sonra algımı zorlamaya ve yap-bozun parçalarını yerli yerine oturtmuşcasına manalanmaya başladı. Sesler sözlere dönüştü. Sanki bana bir ricada bulunuluyordu. Kesin metni tam olarak hatırlayamamakla birlikte, benden istenilen hemen odama girip en temiz ve şık elbiselerimi giymek, evin bütün odalarını kontrol edip tüm elektrik bağlantılarını devre dışı bırakmak, suyu ana vanasından kapatmak ve büyük odalarda sessizliğin katili duvar saatlerini kullanılmaz hale getirmekti.
Tüm bu işler bitince, evi terk etmek ve sükunet içerisinde üst kata merdivenleri kullanarak çıkmak. - Mekanik düzenin bir parçası olduğu için asansörü de kullanmam yasaktı sanırım, devre dışı bıraktığım diğer ev tertibatları gibi - Merdivenleri kullanmak zorunda oluşum bana kimden emirler aldığım konusunda küçükte olsa bir ipucu vermişti: Duvarlardan yükselen bu barok ses, bu rahvanlaşmış düşünce akışı, yirminci yüzyıl ev insanının eli kolu haline gelmiş ev tertibatının devre dışı bırakılması, bana duvardaki efendimin bu çağın insanı olmadığını gösteriyordu.

Dediklerini yaparken hiçbir direnişim olmadı, aksine tüm inançlı insanların dinlerine ait vecibelerini yerine getirmeleri gibi bende kutsal bir yol göstericinin çağrısına uyarak merdivenlere doğru yöneldim. İnandığı bir şey uğruna - aşk, din, vatan, özgürlük ya da bunların hepsi için - soğukkanlı bir ruh haliyle ölüme giden insanlar gibi sakindim. Ama ölüme gittiğim filan yoktu, bunu biliyordum. Merdivenleri yavaşça çıkıyordum. Çıktığım her kattan sonra kendimi daha güçsüz hissediyor ve merdivenleri arkamda bıraktıkça evimde duyduğum o boğuk seslerin giderek netleştiğini fark ediyordum. Son kata geldiğimde etrafım sanki bir sis bombası atılmış gibi kıpkırmızı olmuştu.

Görüntü ve sesler müthiş bir planlamanın ürünüydü, zihnimdeki gerilim bu sekansa tam olarak uyuyordu. Önünde durduğum kapı canlı bir organizma gibi bulanıklaşıyor, birkaç saniye sonra sarı-yeşil-mavi renklerin arasından sıyrılıp ağırlıklı bir kırmızıya dönüşüyor, bir dev aynasının yansıması gibi kapının boyutları sürekli değişiyordu. Birkaç dakika sonra ilk hayretlerimin yerini sakinlik aldığında, kapı son rengini ve boyutlarını aldı ve ardına kadar açıldı. Etraftaki kızıl sis örtüsü kapının sağ altındaki küçük delikten içeri girdikçe herşey daha bir normalleşti ve bütün bunlar bitince kendimi, evimin önünde beklerken buldum. Elimde bir anahtarla ve sırtımdaki çantamla olağan bir günün sonunu yaşıyor gibiydim; ama kapı ardına kadar açıktı. Kapının açılmasına kadar gelişen olayları o anda hatırlayamadım.

Aklımda sadece hemen eve girip, içeriye bir hırsızın girip girmediğini kontrol etmekten başka bir düşünce yoktu. Koridorlara yan yana dizilmiş odalara teker teker girdim ama bir hırsızın bırakabileceği izlere rastlayamadım. Her şey yerli yerindeydi. İki farklı zamana dair yaşadığım kopukluğu idrak edebilmek için sakinleşmeye çalışıyordum. Bir rüyayı hatırlamaya çalışır gibi kendimi zorladıkça beynimde ayrıntıları yakalamanın ötesinde çok ilkel duygular uyanıyordu, bir güç tarafından tırmandırılan bir gerilim ve çoklukla itaat etmenin getirdiği bir olumsuzluk. Kötü bir yemeğin ardından damaklarımda çöreklenen o nahoş tat gibi bir şeydi bu, bir süre sonra olaya ait tüm izleri unutup günlük gazetemin sayfalarına gömüldüm. Üzerime çöken yorgunluğa daha fazla dayanamayıp, kanepemin üzerinde uyuyakaldım.

Neden sonra uyandığımda, kanepenin karşısındaki tekli koltukta onu gördüm. Üzerinde rengi kırmızıya çalan uzunca bir pelerin vardı. İlk bakışta tek parçalı kostümler giyen çizgi roman kahramanlarına benziyordu. Yüzünün büyük bölümünü kaplayan beyaz sakalına rağmen oldukça genç ve diri bir ifadesi vardı. Sürekli konuşuyordu, ilkin birilerine bir şeyleri yapmaları konusunda ricada bulunuyor sonra sesinin tonunu yükseltiyor ve sinirli sinirli önüne bakarak bir iki laf mırıldanıyor, akabinde ansızın bağırmaya, emirler yağdırmaya başlıyordu. Zaman zaman göz göze gelsek de o beni fark etmemiş gibiydi. Sanki aramızda yalnızca benim onu görebilmemi sağlayan yarı saydam bir paravan vardı. Mevcut iletişimsizliğe rağmen, bu kim olduğu belirsiz adamın söylediği her söz, ruhumun ve bedenimin en ilişilmedik yerlerine doğru bir nevi görünmez dalgalar gönderiyor, bu görünmez dalgalar ilk temaslarında büyük bir haz almamı sağlarken sonraki ziyaretlerinde o bölgeyi vahşice yaralıyordu. Kızıl kostümlü adam sesini ne zaman yükseltse içimde onanmaz bir yaranın peydahlandığını, bedenimdeki hangi uzvuma baksam orada ateşten bir rengin hakim olduğunu görüyordum.

---------

"Birinci derece bir yanık, müşahade altında tutmamız gerekli sizi", dedi doktor. "Bu yanık içinize sirayet edebilir, ruhunuza gelebilecek en ufak bir kor, sizi ömür boyu yanık bırakabilir. Bunun sorumlusu olmayı istemem" diye de ekledi.

Doktorun bir gün dediği bu süre, bir haftayı buldu, durumum hala kritik, tekrar yanmayı ya da yanabileceğimi düşünemiyorum. Bu denli bir ateşi neremde gizliyorum? Bunun cevabını doktor biliyormuş, ama sıklıkla görüşmemize rağmen bana söylemedi. Çoklukla Lüksemburg mimarisinden bahsediyoruz.

Bugün beklenmedik bir şey olacak gibi geliyor, bedenime ait bütün damarlar içinde dolaşan sıvıya rağmen, siyahlara bürünüp bir günlük kapatma cezası verecekler bünyeme, bir isyanın ilk tanığı olmak endişe verici, hele de ilk etkilenecek olmak daha da kötü. Doktora açılmayı düşünüyorum, bana teyakkuz emri vermesinden de reel olarak endişeliyim. Olmamışın olmuştan veya olması muhtemelden daha az korkutucu olduğunun idrakına varmam gerek sanırım.

Doktor, bihter ölçeği diye bir şeyden bahsetti bugün, uzun uzun anlattı bana; amacı beni güldürmekmiş, fakat ben yanmanın ölçülebileceği bir aletle ilgili konuşmasında ısrarlıydım, konuşmadı. Mesafelerin arttığını hissediyorum doktorumla. Bunda acil serviste 10 gündür kalışımında etkisi büyük.

Ziyaretçi kabul ettim ilk kez, ancak psikolojik desteklerde vücut ısısı arttığından, görüşmeyi kısa kesmek istediler, ben de tekrar yanmamak için 3 kap buzu hazır bulundurdum yanı başımda. Doktor, gülümseyen tavrını kaybetmek üzere. Günlük bir söyleşi için odama geldiğinde, ailemden çok yanıklarla uğraşıyorum gibisinden bir cümleyi mırıldandığını duydum, ama bozuntuya vermedim.

Yavaş yavaş iyileşiyorum galiba, doktor 15 gündür nar kıvamında olan sağ elimin giderek koyu pembe bir hal aldığını, hani çıplak gözle görülmese de, duyarlı bir gözün gelişmeyi apaçık fark edeceğini söyledi. Bende ise hala hastalığıma karşı bir heyecan ya da üzüntü yok. Buradayım ve olanları mecburi bir ilgiyle takip ediyorum. Bu bir felaket değil. Handiyse kendimi geliştirmek için bir fırsat.

Bazen odamın kapısından boyunlar içeri seğirtilip, halim hatırım soruluyor. Uzun süredir burada olmamdan dolayı beni kanıksadılar herhalde. Yıllardır kanıksama duygusunu hissettiğim anda yaptığım gibi şimdi çekip gidemiyorum, ne var ki kanıksanan olmakta zor işmiş. Bunu dile getirmediler daha ama anladım ben tabi. Kalori düşmanı uzuvlarım uzun süredir tatildeler haliyle, benim de yağı, karbonhidratı yakmak için tek yolum var. Mümkün olduğunca dört işlem yapmaktan kaçınıyorum. İmkanların yeterli olmadığı yerlerde insan kendini zorlamaya başlıyor.

Yoksa bu hararet illeti beni bulmadan önce mümkün müydü ki televizyon seyrederken bile kendimi zorlayayım, senelerce süren bir dizinin alışagelmiş konusunu bozup, ona yepyeni bir konsept yaratayım, ya da tüm ülkede ilgi görecek bir kağıt havlusu reklamının senaryosunu tasarlayayım. Bunun gibi daha pek çok garip alışkanlıklar edindim. Empati yeteneğim gelişti. Artık kabuklu meyveleri soyup yiyebilecek kadar sabrımda var, eskiden soyulmadan önüme gelen meyveleri duvarlara atıp suyunu leğende biriktirmek gibi bir alışkanlığım vardı. Yerine göre bir eşyanın mantığına da bürünebiliyorum. Bütünüyle özüne dönük, işlevi dışına taşmayan, düz ama kutsal bir tarz bu. Hiçbir şeyden ve hiç kimseden utanılacak bir durum yaratmıyor.

İnsanı ve daha çokta nesneyi burada, bir şeylerin savaşını hayatım pahasına verirken daha iyi kavramış olmak yeterince ironik geliyor bana. Birde acısından yataklara düştüğüm bu ateş, ellerimi boyayan bu kırmızılık beni anormal bir halde daha çok yanmaya, beni giderek bir ev içi katalitik sobaya dönüşmem için zorluyor. Ne kadar yanarsam yanayım, tenimden ne miktarda buhar çıkarsa çıksın, gün geçtikçe daha çok yanmak, kızarmak hatta mazoşist bir ruh haliyle kabuk bağlamak istiyor.

Ateşe penetre eden bir beyinle, kendi ismini bile zor hatırlayan bir beyne ve bütün bu ateşin, ateşin yaktığı şeyin (ben ya da başkası veya herhangi bir nesne), sadece yanmakla kalmayan birde hisleriyle yananların sahip olduğu maneviyatın-duygulanımın emrinde olduğu yaratıcıya sunulmuş bir acı. Ruhani parlamentodaki hangi şef, "her şeyden sorumlu bir bakan" olmak istemez ki. Hele böyle bir erkler çağında, laf ola beri gele...

Kimi zaman odanın içinde kendi başıma bir misafircilik oyunu oynuyorum. Sürekli hastalığımdan söz ediyorum, bir türlü iyileşemediğimden, hastane hayatının artık katlanılmaz olduğundan, doktorun azalan ilgisinden, bu ifrit eden kokudan başka bir şey çıkmıyor ağzımdan; biraz sonra misafir ettiğim "hasta"ya bin bir özür dileyerek konuyu kapatıyorum, "hasta" yavaşça başını oynatıyor, kabul eder gibi, fakat bir süre sonra o kendi dertlerini anlatmaya başlıyor. Aynı dertler, tasalar, can sıkıntıları, aynı kelimelerle üstelik: boğulacak gibi oluyorum, yatağımın yanındaki düğmeye basıp, hemşireyi çağırıyorum: pencereleri açması için.

Bu yanıkların nedenini benden iyi kimse bilemez, doktor farkında olmadığımı zannediyor, yanılıyor zavallı. Bana açıklamaktan korktuğu şeyle ben yılardır yüz yüze bakıyorum. Neredeyse tüm vücuduma yayılmış bu yanık izleri dışsal bir nedene bağlı olmaksızın büyüyorlar, gitgide daha çok kızarıp ,cerahatleniyorlar. Sebebi, başkalarına kutsal bir törenle ikram edeceğim sunaklarımın tasasıydı ya da caddeyi gören evimin önünden geçen, o acayip şapkalı kadın için düşündüklerimi söyleyememekti, ya da aktivize edilmiş bir durum örneği olarak, "köprü geçilen maratonlar"da yalnız başıma koşmuş olmamdı. Bu öyle dramatik bir hal aldı ki; sadece kişiye özel, seküler yapıp etmelere bile ikinci kişileri ortak etme, rahatsız bir grup bilinci oluşturdu bende. Küçümsediğim insanlara Tanrı' dan dilediğim akıl ve fikir ihsan eylenmesi olgusunu bundan böyle kendim için diliyorum: evet, amin.

En üzüldüğüm şey ise, elerimi artık eskisi gibi kullanamamam. Parmaklarımın aldığı görüntü gerçekten ürkütücü: tırnağın bittiği yerden -hani o etle tırnağın yalnızca bölgesel olarak ayrılabildiği noktadan bahsediyorum- yumruk başına kadar olan parmak bölümünde çok ince çizgilerin birleşmesiyle oluşmuş kalın çizgiler, kimi zaman açılıp kapanan bir akordeon gibi sağa sola açılıyor, parmağın ani bir hareketiyle tekrar kapanıyor, bu açılıp kapanma sırasında bir yarık görünümü alan çizgilerin içi ise adeta alevden bir ateş topunu gizleyen bir perdeye benziyordu. Her nasıl olursa olsun, bu hastalığın geçeceğinden emin olsam bile, ateşin bana armağanı bu cerahatlerden, bu insana yabancı gelen salgılardan kurtulabileceğime inanamıyorum. Beni hala yanık bir adam olarak kalmaya mecbur bırakan belki de bu güvensizliktir. İlk zamanlarda hastalığıma hiçbir şeyi umursamayan bir çocuğun sorumsuzluğuyla bakıyordum, ama günler geçtikçe acıyı da iliklerime kadar hissettim, kapana kısılmışlığı da. Hayatım boyunca fırsatların ayağıma kadar geleceğini düşündüm ve kendim için daha iyi bir statüye sahip olmak adına yaptığım büyük girişimlerim hiç olmadı. Şimdi bu hastanede yatarken de içimde giderek büyüyen ve beni ele geçiren bu ateşten kitleyi benim dışımda gelişen birşeylerin varlığıyla yitip gideceği düşüncesi geçerliliğini koruyor. Acaba gerçekten koruyor mu? Düşüncelerimi terk edip gidersem, kendime olan inancımda sarsılacak ve ben umutsuzluğumu dibine kadar yaşarken, belki de bu dışarıdan beklediğim kurtarıcım ölüm olacak. Fazlasıyla arabesk düşünmeye başladım, belki de bu hasta patetikliğine bağlı olağan bir ruh halidir. Düşünceler, düşünceler, düşünceler . . Ama elimden gelen tek şey bu.

Uzun süredir aynaya bakmıyorum ,son günlerde yüzümün nasıl bir hal aldığını merak etmeye başladım. Bunu öğrenmek için basit olan yolu yani bir boy aynası bulup karşısına geçmektense bir ressam bulup portremi yaptırmayı daha uygun buldum. Hastalığıma dair bu yaralar yalnızca yüzüme sirayet etmemişti. Bunu zaman zaman yüzümü elimle yoklayarak anlayabiliyordum. Doktorum yeterince mahcup bir tavırla tıbbın bunu açıklayamadığını söylüyordu. Bense zaten çoktandır tıptan bir açıklama beklemiyordum. Bankada duran son paramı çekmesi için hastanedeki en güvendiğim hemşireye banka kartımı verdim. Ressamla telefonda üstünkörü bir pazarlıktan sonra anlaştık. Adam hasta ve ölmek üzere olan birinin ricasını kıramayacağından mıdır bilinmez, normal fiyatın dörtte birini kabul etti.

Bu pazarlığın ardından birkaç gün sonra ressam tüm araç gereciyle hastaneye geldi. Elli yaşlarında tam olarak ressam protitipine uyan bir adam, hoş sohbet. Bana bir hastaya bakar gibi ya da bir hastayla konuşurmuş gibi konuşmadı. İşini yaparken son derece ciddi olduğunu ve mümkünse benden az hareketli olmamı istedi. Nasıl bir portre istediğimi sorduğunda aslında daha tam karar vermemiştim. Vücudumdaki izlerin olduğu gibi resme yansıması fikri beni bu işten soğutmaya yetecekti. Bu durumda en iyisi ressamın yaratıcılığından faydalanmak olacaktı ki, bu konuda ressama güvenmekten başka bir seçeneğim yoktu. Adamdan yalnızca yüzümü göründüğü gibi çizmesini, vücudumun geri kalan kısmını ise dilediği gibi resmetmesini rica ettim. Adam bunu kabul etti, son olarak elleriyle oldukça uzamış olan sakalımı işaret etti, ben de "ellemeyelim, aynen kalsın" der gibi bir işaret yaptım.

Hareketsiz poz vererek geçirdiğim üç yorucu günün sonunda portre tamamlandı. Ressama zahmetlerinden ötürü teşekkür edip, beyaz bir zarfa koyduğum ücreti verdikten sonra yatağımın karşısında çerçevelenmiş olarak duran portremi görmek için sabırsızlanıyordum. Gerçekten büyük bir heyecandı, geçen üç gün boyunca tek bir kez bile resmin nasıl olduğuna bakmamıştım, bakarsam işin büyüsünün bozulacağından korkuyordum; işte bu sabrın sonunda yaşanacak ufak bir heyecanı da hak etmiştim doğrusu. Yavaşça üzeri yaldız kaplı çerçeveye yaklaştım, kalbim göğüs boşluğunda trompet çalıyordu adeta: bir adım daha atıp çerçevenin önüne geçtiğimde inanılmaz bir şey oldu.

Tabloda gördüğüm yüz bana aitti belki ama bütünüyle gördüğüm kişi benden çok uzaktı. Adama yaratıcılığını kullanmasını istemiştim ama tablodaki insan ruh halimi allak bullak etmeye yetti. Şimdi bu yerinden çıkacak gözlerle baka kaldığım, handiyse gerçeküstü adam, çok eski bir şarkının nakaratı gibi içime işliyor, hastane günlerimden sonra iyiden iyiye dipsiz bir kuyuya dönen belleğimde zayıf şimşeklerin çakmasını sağlıyordu. Acaba ressam bedenimin her yerine yayılan bu yaralardan ötürü mü resimde bana kırmızı bir elbise giydirmişti ? Ya da gözlerimi bu kırmızılığın yarattığı gergin atmosferin bir getirisi olduğu için mi yuvalarından fırlayacak gibi çizmişti ? Peki ya ellerim ? Ellerimi neden yumruk yapmışım ? Uzun beyaz sakalım elbisenin başladığı boyun bölgesine kadar uzun, bütün bir çeneyi ve boyunu gizliyordu. Bu görünümümle bir ortaçağ bakkalından farksızdım.

Günler geçtikçe anlıyordum ki, tablodaki adam kati surette ben değildim. Peki ama kimdi bu adam ? Geri dönüşü mümkün olmayan rüyalarda silikleşmiş karakterlerden biriydi belki, ya da uzun süren rahatsızlığımın sonunda yitirdiğim gerçekliğin bir uzantısı olarak artık kendimi tanıyamıyor, görüntüme dair kendi kendime kompleksler uydurup kendimce savunma mekanizmaları geliştiriyordum. Bu seçenekler hayatımın son gününe kadar beynimi meşgul etti, ama ben maalesef hangisinin doğru olduğunu öğrenme fırsatını bulamadan hastalığıma yenik düştüm.

Yanık adamın doktoru hastasının ölümünden sonra hastanın vasiyeti üzerine özel eşyalarını toparlamak ve uzak bir ülkedeki akrabasına eşyaları yollamak için hastanın odasına girer. Yanındaki asistanına hastasından bahsetmeye başlar.

"Uzun bir süredir burada yalnız başına bir çilekeş gibi acı çekti, sonunda daha fazla dayanamadı. Hemşire dün sabah onu şu resmin karşısında bir elini çenesine dayamış bir halde koltukta hareketsiz bulmuş, aslına bakarsan iyi dayandı bile diyebilirim. Hastalığına tam olarak bir çare bulmayı bir yana bırak biz bu adama teşhis bile koyamadık. "

Bu sırada doktor tabloda bir değişiklik olduğunu fark eder gibi oldu, birkaç kez bu odaya geldiğinde resme gelişigüzelde olsa bakmıştı. Hastasının portredeki gergin ve sinirli yüz ifadesini, uzun beyaz sakalını ve giydiği koyu kırmızı elbiseyi kesinlikle hatırlıyordu. Fakat şimdi karşısında üzerinde siyah balıkçı kazak, altındaysa gri renkli bir pantolon giymiş, sakalsız yüzünü aydınlatan bir gülümsemeyle neşeli bir ifadesi olan, son derece sakin görünümlü bir adam vardı. Doktor mesleğinin de verdiği soğukkanlılığı korumaya çalışarak, bu yanılsamayı çok çalışmasına bağladı, böylece kendince bir mazeret bulmuştu. Ama hasta bakıcı kadının hastaya dair tüm eşyaları orta boy bir bavula istiflemesinden ve doktoru odaya tekrar çağırıp, tablonun söz konusu akrabaya gönderilebilmesi için ne yapılması gerektiğini sormasından sonra doktor mazeretlerini sonlandıracak inanılmaz bir görüntüyle karşılaştı.

Bu kez resimdeki adam bir elini kazağından içeri sokmuş, diğer elinin avucuna bakarak ağlıyor, duvarın dibine bir çekiçle vurulmak suretiyle parçalanarak düşmüş bir duvar saatinin enkazı odanın muhtelif yerlerine yayılıyordu. Odanın bir yarısı kahverengi diğer yarısı gri renklerle boyanmıştı, griye boyalı bu bölüme başka bir oda da denilebilirdi, bu gri oda da yüzü olmayan küçük bir kız elindeki bir kamçıyla boş duvarlara vuruyordu, adamınsa gelen her yeni kamçı sesinden sonra elini vücuduna götürdüğü anlaşılıyordu. Salt bir açı çektiği söylenemezdi. Adamın yüzünde garip bir minnet ifadesi vardı, gergindi. Parçalanmış duvar saatinin parçaları vücudunun çeşitli yerlerine saplanmıştı. Buna rağmen adam kendince bir elini göğsüne sokarak acının yönünü tayin etmişti, zamanın şarapnel parçalarına inat.

İlk Önceki rastgele Sonraki En Son  şairVOLKAN KIZILÖZ
gonder 146 kişi okudu. yorum 0 yorum.  gonder 0 kişi gönderdi. yorum Yorum Ekleyin puanla Puan 
Tüm hakları saklıdır. Copyright 2007 © - C.A.O.
eXTReMe Tracker