yalnızlıkla evlendim dün gece. tarih yirmi beş aralık ve hava çok soğuk... tören görkemliydi ve biz birbirimize yakışıyorduk. eş dost herkes oradaydı. ilk önce aşk girdi salona, arkasından ezelî hasmı gurur... gurur, ah o gurur! bir kere yerleşmeyegörsün insanın yüreğine, en yıkılmaz sevdaları dahi yerle bir ediverir. daha sonra nefret takip etti onları; başı dik, kendinden emindi. sert bakışlarla süzdü etrafındakileri. onun ardından pişmanlık ve gözyaşı kol kola girdiler salona. mutluluk, son anda yetişti törene. her zamankinden farklıydı sanki, baştan aşağı siyahlar giyinmişti. ve ayrılık göründü kapıda; yüzü bulutlandı mutluluğun, bir türlü sevememişti şu ayrılığı.
tören başladı, herkesin yüzünde yalancı bir tebessüm ve tebrikler... yanımda oturuyordu yalnızlık ve o, “evet” demişti işte, sıra bendeydi. nedendir bilmem birden tutuluverdi dilim sanki. herkes bana bakıyordu ve salonda derin bir sessizlik hakimdi, oysa benim yüreğimde ve sessizliğin içinde sensizlik...
salonun kapısı sessizliği bozarak tekrar açıldı. kim olabilirdi ki bu gelen? bütün davetliler salondaydı. ve bir ışık gibi süzüldü davetsiz misafir içeriye. gözleri bahar, elleri kar, üzerinde bembeyaz bir elbise vardı. dudağında ise kırık bir tebessüm... başını kaldırdı, ağlıyordu. önce yıllarca yüreğinde taşıdığı aşka şöyle bir baktı. aşk, gururla yanyanaydı. diğer tarafta ise sevgiyle nefret... sonra bana baktı, ben... ben...! elindeki kankırmızı gülleri bıraktı masaya ve sonra bir avuç cam kırığı: “ öznesi ve yüklemi olmayan mutluluklar!” diyebildi yalnızca. kapıya doğru yöneldi, tıpkı gelişi gibi bir ışık demeti halinde süzüldü, kapıdan çıkarken son bir kez geriye dönüp baktı; yüreğinin sesi, kelimelerinse yettiği kadar: “ayrılık da sevdaya dahil; çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili” dedi. önce kendisi, sonra da ardına düşen yorgun gölgesi akıp gitti.