Hayal ile gerçek arasında bir yaşama tutunmak... Sonbahar mevsiminin dinmeyen hüznünde yeniden savrulmak bir yaprak gibi. Sonbaharlar neden hep böyle diye sorar insan durmadan. Yeni ayrılıklar ve yeni yalnızlıklar eklenir yaşama. Özlemler ise yitik mevsimlerin koynunda daha da alazlanır. Yitirmenin ardına düştükçe insan, her şey daha da çekilmez olur yaşamın duldasında. Oysa bir bilge söylemişti: ?ağlayan insan yitirdiklerini en derinden hisseden insandır? diye. Her gün yeniden yitiriyoruz ve ağlıyoruz durmadan. Bir daha yitireceğimizi bile bile durmadan günahlar işliyoruz. Günahlar işledikçe yitiriyoruz bir şeyleri daha. Ve yine ağlamak düşüyor insan soyuna. Her gün sonu gelmez günahlar, ardından ağlamalar... Böyle sürüp gidiyor yaşam. Bu günahlar tanrılara karşı işlenmiyor. Bu günahlar insanların birbirine karşı işlediği günahlardır. Hangi günah daha ağırdır diye düşünüyorum. İnsanların tanrılarına karşı işlediği günahlar mı yoksa insanların insanlara karşı işlediği günahlar mı? Sanırım ikincisi daha çok acı veriyor. Soluyor yaşamlar işlenen günahlar karşısında.... Yitik bir yalnızlık kalıyor geriye yapılanlardan sonra ve dinmeyen göz yaşları. Uzak bir geçmişte kanayan yürekler kalıyor. Hayır kalmıyor. Taşınıyor gidilen her zamana ve mekana. İşte bu daha da dayanılmaz kılıyor kırık yaşamları. Sokak köşelerinde dilenir oluyor kimsesizlikler. Ya da bir acı haykırışla düşüyor toprağa bedenler. Ya da uslanmayan bir dizginlikle savruluyor bir sonbaharda. Yine ağlayışlar sarar ortalığı... Acaba kravatlı, siyah takımlı insanlar ağlar mı? Merak ediliyor doğal olarak. Ağlamayan mutlumu oluyor yoksa. Yoksa onların yitirdikleri hiçbir şey olmadığından ağlamaz mı bunlar. Sanmıyorum. Belki de onlar artık yitirecek bir şeyleri kalmadığından artık ağlamayı unutmuşlardır. Ağlamak hissi gerektirir çünkü. Eğer hissedilmiyorsa neden ağlansın ki! Neye ağlansın ki! Yitirdiklerini hissedenler yaşama tutunuyor her şeye rağmen. İyi ki bu dünyadan ağlayanlar bitmedi diyoruz kendi kendimize. Yoksa nasıl farkına varılırdı işlenen günahların. Yoksa nasıl yeni yaşam özlemleri ile koşardı insanlar rüzgarı dinmeyen dağ başlarına. Yaşamın gizemli ama bir o kadarda aleni deminde yitirmeler olmasaydı diyorum. Olmasaydı yitirmeler, o zaman ne olurdu. Belki de hiçbir şey yitmiyordur. Yiten içimizde bir yerlerde saklı kalıyordur. Ama biz onu hissedemez oluyoruzdur belki de. Gerçek insan için yitirmenin diğer adı olduğundandır belki insanın gerçekten kaçışı. Belki de yıllarca gerçek diye sindirilen, birilerinin işlediği bir günahtır. Yoksa gerçek neden bu denli acı versin ki! Neden insanı bu denli yitirmelere sürüklesin ki! Göğsümüzü çiğneyerek geçiyorlar sırıtkan uçurumlar. Uzaklaşıyoruz gün be gün. Birileri durdurmak için çırpınıyor bu uzaklaşmaları. Ama birileri de uzaklaşmalar üzerine kurmuş tüm hayatını. Uzaklaştıkça daha çok yitiriyoruz kendimizden bir şeyler. Kulaklar birbirine tıkalı olduğunda, uzaklaşmalar daha da çekilmez bir hal alıyor. Yalnızlıklar artıyor hüzün mevsiminde. Birer birer dökülen sarı yapraklar kadar acı kokuyor o zaman yaşam. Her yaprağın düşüşünde bir yaşam umudu saklı biliriz. Ama hırsın insan duygularını körelten hummalı hastalığına düşmeyiversin bir kez gerçekler. O zaman uçurumlar, sinemize basa basa etimizi eritiyor. Bedenimizde nasibini alıyor bunlardan. ?çöküyoruz? derler analarımız ya da atalarımız. Çöküşü durduracak yürek dokunuşlarına hasret gidiyoruz kimimiz. Kimimiz zamanın kuytu bir köşesinde boşluğa haykırıyoruz. ?Çökme, çökme ve durmadan ağla? diyor içimizde büyüttüğümüz çocuk. ?yitirdiklerini hisset ve ağla. Belki o zaman gerçek ile hayalin buluşma noktasında yeniden yeşeren bir yaprak görürsün ve yeniden sarılırsın kendine.? Ellerimizi yüreğimizin üzerine koyarız gün gelir. Çölün kavuruculuğunda, rüzgarlı dağ başlarında ya da kentin yitiren soluklarında yeniden yollarına düşeriz yüreğimizin. Ta ki bir orman bulana kadar. Bizi köklerimizle buluşturan, yitirişlerin ardından doyasıya ağladığımız ve bir daha yitirmemek için delice aradığımız o ormana... Ta ki adını medeniyet koyduğumuz ama tüm vahşiliğiyle karşımızda duran aldatıcı çağı aşarak tüm buluşmalara gebe o ormana ulaşana dek.
Yitirdiklerini hisset ve ağla! İnsan olmak budur belki de. Korkma ağlamaktan ve yitirdiğini hissetmekten. Aşk, bu arayışın duldasında bulur karşılığını kim bilir.