sevgin için her şeye katlanmaya hazırım, hatta ayrılığa bile ama beni terk etmene asla! diye başlamıştı öykü. senin ellerinden tutup, uzak bir şehre doğru adımlarımızı birbirimize uydurma çabamız herşeyi bir kez daha açıklıyordu. seninle hiç bakışmamış olduğumuzu duyumsadığım anda sanki - daha sırası değil - diye düşünmüştüm...
henüz gün doğmamıştı. ikimizde yarımyamalak bir uykudan yeni uyanmıştık. birbirimizden biraz daha tatmin olabilmek için yeni bir ilişkiye girmiştik. böyle zamanlarda hep o aklıma gelirdi. gitmesi gereken bir yer olmadığı halde, gitmem gerek derdi. ben yatakta düşlerken, o hazırlanır, kahvaltısını yapar, bir iki saat sonra kapıyı çarparak örter ve iki üç hafta sonraki buluşmamıza kadar yok olur; sonra ben düşlerken, yüzünü yıkayıp gelmiş gibi tekrar yatardık. alkolik bir insan tavrı içinde yavaş kımıldanışları, uzağa seyreden bakışları ve coşkulu hüznüyle, sanki beni hiç bırakmayacakmış gibi bir izlenim yaratırdı. işte senden biraz daha uzak oluşum onu sende bulmak isteyişimden değil, seni ona benzetmek isteyişimdendi sanırım. bir kış gecesi yine aynı barda beraberdik; açılan kapıda yansıyan izdüşümünden onu gördüm. sokaklarda keyif süren şarapçıyla konuşuyordu, cüzdanını aradı, yüzündeki gülümsemenin üzerine kapandı kapı. kendi anlatımıyla edip cansever'in saygılı duyarlılığıydı bende aradığı "sende buldum" diyordu "ilk kez; ama ihanet eden yanını hep" ve dilinde geveliyordu birkaç dizesini. anımsadığımca; ölü bir deniz yıldızıdır mutluluk, o nedensiz mutluluk olsa da olur olmasa da diyordu. onu her gördüğümde bir kavgayı izleyen toplulukta gibi duyumsardım kendimi, baktığı anda kaçıracaktım gözlerimi ama bu tedirginliğimi sezdiğinden midir bakmazdı hiç.
kendinden itirafları yaparken, tökezlediğin benden kuşkuya kapılıp, duraksadığın ama yılmadığın bir söylemin vardı. ağabeyinin seksen öncesi yaşadıklarını sen yaşamışçasına heyecanlanarak kendine pay çıkarmak isteyipte - ama bu haksızlık olur- bakışlarınla anlattığın ve her kezinde yitirmiş olduğun bir şeyleri farkına vararak, sonuçları üzerinde düşünmeden, düz mantıkla, avantür , akıcı bir amerikan senaryosu anlatımıyla anlatırdın ki her anlattığın olayda, sanki yaşanmamış bir ömrün izleri vardı. ama buna aldırıpta sana açıklama gereği duyacağım birşeyler olmamıştı hiç. ben kendime çekilip onun ibsen, shakespeare, weiss, brecht, aristophanes'ten ilgisini çeken tiratları ezberleyipte, charlie chaplin duyarlılığıyla amatör mimiklerini kullanarak bana minik oyunlar oynaması, benim tepkisizliğime bakarak bu da mı hoşuna gitmedi? edasıyla ilgisiz tartışmalarla benim dikkatimi çekmek istemesini, yüzüme yansıdığını fark etmediğim gülümsemelerle anımsardım. böyle anlarda senin biraz daha yakın, sevecen olduğunu duyumsardım.
kısa aralıklarla biranı yudumlarken caddeden akıp giden yüzlere bir daha aynı anı yaşamayacağın endişesiyle herakleitos'un "aynı derede iki kez yıkanılmaz" deyişinin bilinciyle bakıyordun. usulca kalktım yanından, saat henüz iki olmamıştı. bulvara doğru yürüdüm. bütün yol "yeni" tasarlanmış giysileriyle polis doluydu. yine bir protokoldür diye düşünmeye fırsat kalmadan sürekli kımıldayan bir sürü insanın birbirine karıştığı bir yürüyüş gördüm. üstü başı kan içinde birkaç kişi yanımdan geçti. "o" dedim. ardıma baktım kimse görünmüyordu ortalarda. tekrar dönüp yanına oturdum. nereye gittiğimi sorduğunda
-sigara almaya dedim,
paket boş ve sigaram yoktu
-ama almayı unuttum.
yine bana ilişkin birşeyler söyleyeceğini farkına varıp , hemen kalktım. bakkala girdim, yerde birkaç damla kanı temizliyordu.
-o'nun kanı dedim
-aktığı yerde hep aynı deseni oluşturur.
-birşey mi istemiştin dedi
-sigara...sigara alacağım
temizliği bırakıp tezgahın arkasına geçerken cebimden çıkardığım kağıt mendille yerden sildim kanı, tekrar katlayıp cebime koydum.
-iyi pataklamışlar dedi, müstahak onlara, uslanmadılar
-ne diye girdiler buraya
-kağıt mendille su aldılar
sigaramı alıp çıktım. buralarda olmalıydı. mendil üzerinde kan birşeyler anlatmak istercesine dalgalanıyordu. masaya döndüm. hesabı ödeyip kalkmıştın. yarım kalan biramı yudumladım. insanlar birbirlerine çarparak akıp gidiyorlardı. kalktım.
apartman girişinden bana bakıyordu. gülümseyerek ilerledim. yüzünde beliren telaş yavaş yavaş kararsız bakışlara dönüşüyordu. duraksamadan ilerledim. ne zaman benden uzaklaşmak istese böyle bakardı. ben ilerledikçe uzaklaşıyordu. daha ötelere daha ötelere daha...
BİRGÜN YAKALAYACAĞIM SENİ,
ÖZKIYIMINA TANIK OLACAĞIM.
...
anahtarların hiçbiri uymuyordu kapının kilidine. zili çaldım, ses yoktu. bu ilişkinin tadı kaçtı dedim kendi kendime. ayak sesleri geldi. yanaştı. beni sakla dedi.
- sana dokunmak istiyorum
- bani sakla
- kilidi değiştirmiş
yandaki dairenin zilini çaldı. sabahlık giymiş bir kadın açtı.
- buyurun... bir şey mi istediniz.
- merhaba. kapıyı açamadım. eşim gelene kadar sizde bekleyebilir miyiz?
- tabii girin.
- yaralanmışsın.
- önemli değil
- al şu kolonya pamukla temizle
- sağ olun
- bu devirde kimseye güvenilmiyor ama girip çıkarken sizleri görüyordum epeydir tanışmak için fırsat kolluyordum, bugün eşimde gecikti, o da olsaydı...
- eşim döndü sanırım, kapının açıldığını duydum. umarım başka sefere daha geniş zamanda görüşürüz, biz artık kalkalım dedim.
seninle onu ne diye karşılaştırıp, tanıştıracaktım önemli de değildi bu andan sonra. zili çaldık. kapıyı açtın, girdik. "o" dedim.
- kim?
- o
ses çıkarmadan gülümsedim. seni en çok zor anlarda severdim.
- kilidi değiştirmişsin.
- geçen gün anahtarlarımı kaybetmiştim dün kilidi değiştirdim.
donuk, bön bir ifadeyle dinliyordu. gitmem gerek deyip çıktı. yanımda bulunmuş olmasını biraz kaygılı, biraz tereddütlü ama dayanılmaz bir istekle istemiştim. bana bakışların hiç değişmemişti. ardından beklediğim soruları da sormadın.
akşam oluyordu. televizyondaki her filmde yüzlerce insan öldürülüyordu. özel kanalların birinde "reality show" tanımlamasıyla bir program başlamıştı. bir adam cinnet geçirerek ailesini öldürmüştü. bahsedildiğine göre adamın biri devlet desteğiyle, bankaları dolandırmış, yüzündeki alaysı gülümsemeyle "benim suçum yok" diyordu. şov havasında, kahvemin şekerini düşünerek ve sunucunun akıcı vurgularıyla izledim. kahve fincanını mutfağa bırakmak üzere çıkarken "o"nun adını duydum. bir evde arkadaşlarıyla sıkıştırılmışlar, polise karşı direnmişler ve -ölü ele geçirilmişler.- halk istiklal marşı söyleyip kahrolsun demiş. bir dernek başkanı "yargısız infaz" diyordu. evin içini gösteriyordu televizyon.
- "o"nun kanı dedim. aktığı yerde hep aynı deseni oluşturur.
- efendim? dedin
bana bakışların hiç değişmemişti. seni en çok zor anlarda severdim.