Saat, 21:45. otogardaydım. Karışık duygular beynimi kemirirken ilk defa otobüsün saatinde geldiğine tanık oldum. Şaşırdım. Zaten o zaman için elimden gelen başka bir şey de yoktu. Valizleri muavin kardeşe teslim ettikten hemen sonra aile fertleri ile ısmarlaşma merasimi için start verdim. lakin bu nasıl iş anlamadım, daha anneciğimin elini öperken otobüs seyir haline geçiverdi birden. Son bir teşebbüsü şahsî ile atılım yaptım ve babamın nasırlaşmış ellerini yakaladım. Otobüse bindiğimde hız göstergesi 20 km’yi gösteriyordu.
Muavin tam “Vuslat Turizm’in hasret yolcuları, otobüsümüz...” demeye kalmadı ki, iki yüz metre gitmeden durduk. “Ne oldu, niye durduk?” derken turunçgiller familyasının ürünlerini satan bir tezgahın önünde olduğumuzu fark ettim. Yine şaşırdım. Acaba Vuslat Turizm bir ilke mi imza atacak? Yani serviste hasret yolcularına narenciye mi ikram edecek, diye muhayyilemde türlü türlü senaryolar zuhur etti. Lakin otobüsün vuslata ulaşması hususunda aktif kahraman olan şoför, yedek şoför, hatta kel muavin aşağıda tek tek portakalları, mandalinaları, limonları sıkarak poşete doldurdular. Menüde değişen hiçbir şeyin olmadığını, limonları görünce anladım. Lakin ikram olarak limon verebilirler mi diye düşünmekten de kendimi alamadım. Anlaşılan “vuslat”a kadar polyannacılık (tatlı limon) oynayacağız hep beraber.
Tam yarım saat sonra otobüs tekrar harekete geçti. Geriye dönüşlerle (bu kelimeyi de Yeni Türk Edebiyatı derslerinden öğrendim) olan bitenleri sorgulamaya başladım. Ve gerçeğin asıl gerçek olan kısmını, o zaman anladım. Aslında zamanında gelen otobüs, bizi bir an önce “vuslat”a ulaştırmak gayesini gütmekten ziyade; eve ucuz ve taze narenciye götürmeye çalışan birkaç iyi adamın, vak’anın zuhûruna (bu kelimeyi de az önce belirttiğim ders sayesinde kelime literatürüme aldım) etki ederek, yolculuk halkalarını birbirine bağlayan zamanın telafi edilebilmesi için gerekli bir uygulama imiş.
İçerde nâhoş bir koku. Aman Allah’ım! Sanki paçacı dükkanı. Hele o, ozon tabakası düşmanı parfüm ve benzeri kozmetik mamûllerin ortaya saldığı iğğğğrenç koku. (bu kısmı özellikle bu şekilde yazdım, matbaacının bir suçu yok) Zannedersem kazazede adaylarından birisi, otobüse binmeden önce bir parfümeri dükkanına girmiş ve aradığı kokuyu buluncaya kadar bütün ürünleri üzerine sıkmış. Şimdi daha çok merak ettim işte, acaba aradığı kokuyu buldu mu? Olayı Körfez Savaş’ından kalma gaz maskesiyle geçiştirdim. Gaz maskesiyle ne mi yapıyorum? Hayır hayır! Sandığınız gibi her gün karşılaştığım göz yaşartıcı olaylardan(!) korunmak için değil. Saddam’ın incir ağacını noel ağacına döndürme girişiminde bulunacağı spekülasyonlarının (aman saf Türkçeciler duymasın) hat safhaya çıktığı zamanda, bize de kimyasal bir hediye (Orta Türkçe’de...?..Şey pardon, Türkiye Türkçesi’nde bomba) verme (Kıpçak Türkçe’sinde atma) ihtimalini düşünerek almıştım. O günden beri bu gibi durumların her an vuku bulabileceği ihtimalini düşünerekten, hep yanımda taşıyorum.
Ne yazık ki saati göremiyorum. Niye mi? Çünkü her zamanki stratejiyi uyguluyor şoför. Sıcaklığı yükselt, hafif bir müzik, ışıkları söndür, biraz da otobüsü salladın mı tamam işte. Herkes mışıl mışıl, hatta bazıları horul horul... Şoför uyanık. Kimse hatalı sollamaları, hatta rakip turizmin hostesine yapılan el sallamalını görmesin ve ölürken kimse acı çekmesin (amme hizmeti!). Müthiş bir zekanın ürünü bu. Bunu ancak geçmişten günümüze iyi bir binici olan Türklerden başka hangi millet yapabilir ki? Ama Çingiz Kağan’ın torunu ben, yani “Can” yutar mıyım be? Üst üste içtiğim iki bardak çay, üç fincan kahve ve fal taşı gibi bir çift göz...
Elimi kendi kıta sahanlığıma mahsus ışığı yakmak için uzatıyorum, ve basıyorum düğmeye. Ama Edisson’un yıllar önce bulduğu ve insanlığın hizmetine sunduğu ışığı ben bulamıyorum. Muavine soruyorum. Koyun saymakla meşgul... Anlaşılan “captain” merkezden kapatmış tüm lambaları. Okumayı planladığım Y.Kadri’nin “Yaban” adlı romanını yaşıyorum adeta. Kendimi yaban hissediyorum yaban illerde. Canım fena halde sıkılıyor buna.
Saatler ilerliyor. Herkes mayıştı bile çoktan. Ama ben Paris kulesi gibi dimdik ayaktayım. Optik okuyucularım hâlâ ümit ediyor ışıkların yanmasını. Yoksa şoför sürekli aydınlık için bir yolculuk boyu karanlık eylemine mi katıldı diye düşünüyorum. Yok canım?.. Ancak sonuçsuz bir bekleyiş ve “vuslat”a kadar karanlık bir yolculuk. Ne yapayım, ne edeyim derken; kazazede adaylarını analize (çözümleme) koyuluyorum.
O da neyin nesi? Bir eli bir koltukta, diğeri holde, ayağının birisi camda, diğerini tam çıkaramadım –zira ayaklar o kadar karışmıştı ki- kafası iki koltuğun arasında, kim ya bu? “otobüs benim, sen de kim oluyorsun” der gibi bir bakış ve bu bakışların gönderildiği gözlerin sahibi birisi. Neden mi birisi dedim. El-cevap: ne olduğunu anlayamadım. Saçı uzun, sakalı vardı; tokası yoktu ama küpesi vardı.
Sağa dönüyorum. Bir anlamda dönmek zorunda kalıyorum. Sağ taraftan Müslüm Baba (yok yaa!) yırtınarak bağırıyor. “Yok canım, nasıl olur da bu kadar ses Ayva marka bir walkmanin küçücük kulaklıklarından çıkar” diyorum. Ancak çıktığına bizzat tanık oluyorum. Anlaşılan kazazede adayı herhangi bir kaza anında kendisini bu şekilde hayattan soyutlayarak korumaya çalışıyordu. Elimden gelen yalnızca dua etmek: “Allah’ım ne olur pili bitsin de kurtulayım bu belâdan, yoksa yiyeceğim ayvayı.” Birden ses kesiliyor. Duamın kabul gördüğüne sevinirken önce bana doğru sert bir bakış fırlatıyor sonra alaycı bir gülümsemeyle dönüyor, bu sefer cebinden dört tane pil çıkarıyor. Anlaşılan üfürüğü kuvvetli birilerinin dualarına karşı tedbirini önceden almış.
Saat? Muavin kardeş bir film koyuyor videoya. Daha önce hiç izlemediğim ya da en kötü ihtimalle bir defa izlediğim bir film olmasını temenni ediyorum. Ama hayır olamaz! Evrenin askerleri beşinci kez işgal ediyor evreni. Ah başım ağrıyor. Sıkıla sıkıla izlemek zorunda kalıyorum. Kahvenin etkisi hâlâ sürüyor. Beyefendi az sonra filmi yarıda kesip kapatıyor videoyu. Sebebini soruyorum. “Saat ikiye geliyor, herkes uyudu” cevabını veriyor sualime yanıt olarak. “Ama ben o bahsettiğin herkesin içinde değilim, hem geç saatlere kadar sürecekti madem neden koydunuz o zaman” diyorum. Nafile. Güçlülerin dünyası. Otobüs onların. Bense sıradan bir kazazede adayı...
Sinirlendim ve yenilgiyi kabul ettim. Çok geçmemiş uyumuşum. Sabah sekiz gibi muavin kardeş “vuslat”a varmak üzere olduğumuzu muştuluyor bizlere. Ölmediğime değil, o otobüsten kurtulduğuma seviniyorum.
“Şu çanta, hayır hayır, o değil şu, yok canım yeşil olanı, açık yeşil değil ya koyu olanı, tamam tamam kayıp olanı...”