Ana sayfaya gitmek için tıklayın.
Online flash oyun listesine gitmek için Tıklayın.
Tek Sevgi forumuna gitmek için Tıklayın.
Tek Sevgi e-kitap listesine gitmek için Tıklayın.

  Üye Girişi
Oturum açın 
E-Posta
Şifre
 
 
Üye Olun
Şifremi unuttum
Bu sayfayı online sık kullanılan listenize ekleyin

  Ara - Bul

geri  YAZININ DEVAMI yeniYeni Yazı Gönderin
font1font2font3font4 İlk Önceki rastgele Sonraki En Son   TümüTüm Yazılar  
00000 22-01-2005
Yolculuk Hikayeleri -II-

Zihinsel ve bedensel yorgunluğa dayanamayıp yatakla hem hal olan naçiz bedenim, saatin zorlamaları ve arkadaşların: (yumuşak bir eda ile!) “Kalk oğlum, yine geç kalacaksın” demelerine ve ısrarla kahvaltıya çağırmalarına dayanamayarak; içinde kaybolduğu ve hayatının çoğu kimsenin aksine çok az bir kısmını teşkil eden uyuma işine son vererek; yastığın, yorganın ve nevresim takımının çağrısına kulak asmadan yataksal niteliğini kaybetmiş cismin üzerinden kalkabilmişti sonunda.

Masada var olduğuna bizzat tanık olduğum, bir insanın sağlıklı beslenebilmesi için ve bedeninin yaşamsal niteliğini kaybedip bitkisel hayatı daha uygun görmemesi için gerekli olan lojistik gıdanın çeşitliliğini ve nicelik olarak fazlalığını görünce, kahvaltıda harcamış olduğum zamanı uyuyarak geçirmediğime pişman olmuştum. Hem artık aynada yansıyan görüntümün beynim tarafından algılanmasından sonra uyumam gibi bir hususun mevzuu bahis edilmesi, altı yüz elli yediye tabi bir memurun akşam eve dönerken elindeki filede iki kilo kıyma, birer kilo muz ve şeftalinin olduğunu söylemesi ve bu spekülasyona inanılması kadar komik. Yaşam hikayemin bitmesine engel olacak kadar acı zeytini ve tam yağlı sonradan delikli peyniri, kuru ekmekle yuvarlarken bir yandan da ilaç gibi gelen ve ilaç gibi kokan çaydan yudumlamayı üzerime bir borç olarak görüyor, bu görevin ifasına dikkatle riayet ediyordum. Sonunda içgüdülerimin ve dürtülerimin etkisiyle ifasına mecbur kaldığım katlanılması yorucu bu iş son bulmuştu.

Kendimi kapının önünde ayakkabılarımı bağlarken tasavvur ettikten çok kısa bir zaman sonra, muhayyilemde yarattığım bu gereksiz hayalin zuhur etmesine muvaffak oldum. Sibirya’nın en soğuk geçen mevsiminin, en soğuk geçen gününün, en soğuk anını aratmayacak kadar soğuk olan bu şehirde, buzulların üzerinde yarı yürüyerek, yarı kayarak (genelde yatay bir şekilde) bir yerden bir yere gitmek başlıca ulaşım şeklidir. Ben de o günün startını vermiştim artık Öğretmen Ali Bey ile birlikte. Ali Bey, bizim apartmanda oturur ve karşı komşumuzdur. Kendisi az önce bahsettiğim adı geçen anayasanın sözkonusu maddesine tabi olmak zorunda olan dört çocuk babası, çift meslekli, eski yelekli zayıf, çelimsiz bir adamdır. Sessiz, kendi halinde bir memurdur işte! Ama sevecen ve cömerttir aynı zamanda... Ali Bey ile yaşça aramızda bir hayli fark olmasına karşılık çok iyi anlaşırız. Yine böyle bir günde ben okula o işe giderken tanışmıştık kendisiyle. Bir gün ben, geç kalma korkusuyla koşarak merdivenleri inerken; o, elinde çantasıyla yavaş yavaş yürüyordu. Koluna çarpıp çantasını düşürmüştüm. O günden beridir hemen her sabah beraber çıkarız evden.

Ali Bey, dürüst ve namuslu olduğunu kanıtlamış bir insandır. Hani “istemiyorum sağ cebime koy”diyen cinsten değil yani... Diyebilse bir tarafından belli olurdu belki. Oysa onun her zaman cebi deliktir. Her gün istisnasız yolun kenarında hemen sağdaki ilk dükkan olan Hüseyin Veriralmaz’ın “Kuş Uçmaz Kervan Geçmez Bakkaliyesi”nin önünden geçeriz ikimiz de. Nadiren sigara dahi aldığımız vakiidir. Hüseyin Amca’nın bakışları, veresiye defterinin kabarıklığı ve enflasyonun yükseliş trendiyle paraleldir tabii. Çatık kaşları ve haşmetli bakışlarının ağırlığı altında hergün ezilmek müşterek kaderimiz olmuştur adeta. Ah! Hüseyin Amca ah!..Sanırım güler yüzlü halini görmek kısmet olmayacak, tabii bu arada sigara paketlerini de.

Dükkandan eli boş dönmek arkadaşların bugünün sonunda artık beni görmek istemeyecekleri anlamına gelirdi. Ama bazen sigara alabilme zevkine eriştiğim de oluyordu ara sıra. Çeşit çeşit sigaralar... Uzun olanları, kısa olanları, yerli olanları, yabancı olanları... Eh nihayetinde bana da tercih yapmak kalıyordu yani. Tercihim tabii ki yerli malı yurdun malı, yemeyeni ne yapmalı. Zaten yerli malı yurdun malı diye diye götürmediler mi kimileri malı? Neyse bence bu konuyu fazla da uzatmamalı(!)..

Biraz daha aşağıda Manav İsmail’in “Tazeler Önde Çürükler Arkada” manav dükkanının önünde duruyoruz. İsmail Amca’yı günlük olağan “combination” ve “hierarchy” işleri ile uğraşırken buluyoruz. Düzenlemelerin sonuna yetişmiş olduğumuzu az sonra sulama ve ıslatma işlemine başladığında anlıyoruz. Manav İsmail bizi tarihi gelişim süreci içerisinde enine ve boyuna ilerleme kaydeden hantal bedeni ile selamlıyor ve veresiye defterinin artık ikimizle ilgili kayıt düşülebilecek bir yerinin kalmadığını söylüyor. Her ne kadar ödemek bahtiyarlığına ulaşamasak da “borç namustur” felsefesinin birer mensubu olduğumuz için felsefemizin diğer doktrinlerini açıklama gereksinimi duymadan tabiri caizse sıvışıyoruz oradan.

Tamam işte durağa da geldik diyorum ve Ali Hoca’dan ayrılıyorum. Bir insanlık dramının yaşandığı, otobüs kuyruğu spazmı geçirenlerin hat safhaya çıktığı bu durak, insanların gerçek yüzlerini gördüğüm bir handır benim için. Toplum kurallarına riayet ediyorum ve sıraya giriyorum. İlk otobüs doluyor, yenisi geliyor. Sıra ilerliyor. Sıra bana gelecek. Koltukları sayıyorum. Benden ön sıradakileri sayıyorum. Yüzümde gülücükler yeşermeye başlıyor. Bugün galiba koltukta oturan mesut insanlar statüsüne dahil olacağım diyerek arkadaşların tebriklerini kabule başlıyorum. Bu arada arka tarafta bir kargaşa başgösteriyor. Yok canım?.. Hayır, memur grevi bugün değil yarın olacaktı... Bu da neyin nesi diyorum kendi kendime. Ve işte o kabus gibi sesi duyuyorum: “-Hulusi, arka kapıyı aç!”. Elinde telsiz, asıl görevinin ne olduğunu anlayamadığım bir adam şoföre arka kapıyı açmasını söylüyor, olamaz! Yalvarıyorum... “Hulusiciğim etme tutma, Allah aşkına açma kapıyı” diyorum. Nafile... Sonuçta benim oturmam muhtemel olan koltuğa bir başkasının keyifle kuruluşunu seyrederek mutad kaderime rıza gösterip yine ayakta yolculuğumu sürdürüyorum.

Saatler ve otobüs yavaş yavaş ilerliyor. And içiyorum. Bundan böyle koltukta oturan insanlara rahat yüzü göstermeyeceğim. Canım sıkılıyor. Elimdeki kitaba göz atıyorum. Rusya’daki memurların yaşantısını anlatan bu kitap hoşuma gidiyor. Sanki başka bir ülkeyi daha andırıyor. Hem de sanki(!) çok yakın bir ülke?..

“Nikol evden çıkar. Yürüyerek işe gider. Öğle yemeğini parası olmadığı için dişlerinin arasında götürür. Sırtında yeşil bir palto, yırtık ve eski. Bakamaz asil insanların yüzlerine. Kendisini toplumun bir virüsü olarak görür. Arkadaşları nasıl edip de bir yolunu bulur ve öğle yemeklerini dışarıda yiyebilirler şaşırır Nikol. Düşünür, taşınır ve “madem hayatta kalabilmek için bu şart, eve ekmek götürmek için bunlar şart; üzgünüm prensiplerim, üzgünüm idealim, üzgünüm dürüstlük” der ve pes eder. Nikol bir hafta sonra dişlerini altın yaptırır. Öğle yemeğini dışarıda yemeye başlar. Ve nihayet Nikol, artık Senyör Nikol olur.”

Bir memurun yükselişinin, saygın kişiliğe ulaşmasının hikaye edildiği bu roman sade bir dille ve “sanat toplum içindir” görüşüne paralel bir amaç ile kaleme alınmış. Kafamı kaldırıyorum. Hemen önümde yaşlı bir amca. Yüzündeki çizgilerden kaç yaşında olduğunu çıkarmaya çalışıyorum ama çizgiler tam bir sonuç almama yetmiyor. Kravatına ve çeketine bakarak onun da bir memur olduğuna karar veriyorum. Yalnız, hiç kimse ona kalkıp da yer vermiyor. Anlaşılan senyör olamamış “Nikol”lerden. Gözlerime bakıyor, gülümsüyor. Birden öğle yemeğini görüyorum dişlerinin arasında. -Bizim “Nikol”lerimiz asla yapmaz- diyorum. Onlar, namusludur...

Kendimi yorgun hissediyorum. Bugün neden bu kadar çabuk yoruldum bilemiyorum. Sonunda yorgunluğumun, sırtımdaki çantadan kaynaklandığını anlıyorum. Ama ben çanta taşımam ki. O halde?.. Dönüp bakıyorum hanımefendinin birisi sırtındaki çantayı karambolden benim sırtıma yüklemiş. Çantaya el atıyorum. Sanki bir şey arar gibi yapıyorum. Bayan hemen atılıyor. “A!!! Ne yapıyorsunuz kuzum siz?” diyor. Buna mukabil ben de: “Siz ne karışıyorsunuz?” diyorum. “Ne demek ben ne karışıyorum? Bu çanta benim” diyor. “Ne zamandan beridir çantanızı başkalarına taşıtıyorsunuz acaba?” diye soruyorum. Özür diliyor ve olay büyümeden kapanıyor. Artık tedbirimi önceden alarak biniyorum otobüse. Sırtıma “taşıma ücrete tabidir” yazısı yazılı bir levha asıyorum ve huzur içinde stand-up yaparak gideceğim yere ulaşıyorum.

Biraz ilerliyorum bu defa yaşlı bir amcadan azar işitiyorum, çok konuştuğum için. Üstüne üstlük beni sapıklıkla itham ediyor. Her ne kadar bir yanlış anlama olduğunu anlatmaya çalışsam da objektif bir anlayışıyla beni dinleme nezaketinde bulunmuyor ne yazık ki. Olsun... “Kanka” benim sapık olmadığımı biliyor ya. Bu da yeter benim için. Canım sıkılıyor ve iki durak önce iniyorum. Saatin ne çabuk geçtiğini anlayamıyorum. Dolayısıyla da o gün gireceğim sınava geç kalıyorum. Haa bu arada, hocanın sınava geç kalanlara karşı ne kadar iyi niyet gösterdiğini idrak edebilmem için dersten kalmam gerekiyormuş.Çünkü hoca bizzat ve nazik bir dille bunu bana ifade ediyor. İşte hayat bu! Ne kadar acımasız olursa olsun, bir ucundan tutmak gerek öyle değil mi? Yalnız bir hususa da dikkat etmeli, tutulan ucun başkaları tarafından da tutulmamış olanı tercih edilmelidir. Hani karşı tarafın daha güçlü olması durumunda ortaya çıkacak olan realitenin vehameti açısından bir ihtiyati tedbir olarak yani...

İlk Önceki rastgele Sonraki En Son  şairSOFİST 
gonder 129 kişi okudu. yorum 0 yorum.  gonder 0 kişi gönderdi. yorum Yorum Ekleyin puanla Puan 
Tüm hakları saklıdır. Copyright 2007 © - C.A.O.
eXTReMe Tracker