Yol kenarında, onuncu adım, solda mısır satan Mustafa Yanar. Ateşte közleme veya haşlama...Fiyatı beş yüz akçe. Sırf romantizm olsun diye. Hatırla daha geçen gün kız arkadaşınla birer tane alıp yemiştiniz. Hani ilk defa ona duygularını rahatça anlatabildiğin akşam... Ne demiştin, "seni seviyorum muydu?" Yok canım sen bu cümleyi kimseye kullanmadın bu güne kadar. Sadece bir hoşlanmaydı. Sıradan bir insanın sıradan bir insanla zamanın sıradanlığını paylaşmak istemesi ve bu isteğin bir mısır alarak yaşanmasının belli bir zaman dilimindeki karşılığının kelimeler üzerindeki aksülamelinden başka bir şey değildi. Yürümeye devam edersin. Biraz ilerde çeşit çeşit hayatların sıkıştırıldığı illegal kitapçılar. Merak etmişsindir "Acaba birgün birisi çıkıp da senin hayatını yazacak mıydı ?" Sorarsın öylesine: "Tehlikeli Oyunlar var mı ?" Cevabın hayır olduğunu, bu kitabın hiç basılmadığını, basılmasının da zor olduğunu, böyle bir tehlikeyi kimsenin göze alamayacağını bilirsin. Daha önce de sormuşsundur çünkü aynı soruyu. Amacın entelektüel bir bakışın aşağılayıcı ifadesiyle ezmektir kitapçıyı...
Bir yol ayrımındasın. Ya karşıya geçerek hayata devam diyeceksin ya da geri dönüp vazgeçeceksin. Elde, avuçta ve cepte olanları yoklayıp kaybedecek sadece üç koyunun olduğunu görerek sağına soluna ve insanlara bakışlarınla ateş ettikten sonra karşıya ya iki koyun götürüp geride bıraktığın tek koyunun kurtlara yem olmasına izin verirsin ya da geride iki koyunu burakıp tek koyunu soluna kurdu da sağına alarak devam edersin. On adım sonra derenin karşı tarafındasın.
Biraz ilerde dev boyut ekranda izlersin kendini sola dönerek. Yalnız sol tarafta vardır kendini olduğundan daha büyük gösterebilen bir ayna. Ne büyük ahmaklık..."Ayna ayna! Söyle bana, benden daha büyük birisi var mı bu dünyada." Saçmalığın bununla da kalmaz, senden daha büyük birisinin olduğunu görünce hiç vakit kaybetmeden zehirli elmayı alarak cüceler kentine koşarsın. Ve o kadar büyük görünür ki cüceler kentinin en cücesi sana, korkudan hıçkıra hıçkıra kaçarsın oradan. Geri dönüp “Hey! Yalancı seni, kandıramazsın beni, ben bu kadar büyük değilim" dersin ya da burnunun ivmesini gökyüzüne doğru on beş derece daha yükseltip zehirli elmayı yersin.
Eğer on beş derece burnunu yukarı kaldırmayı tercih edersen, senin için yüz doksan beşinci adım son olur. Binaltıyüzyetmişüç adıma ulaşamazsın. Ayağın yerdeki küçük bir taş parçasına takılır ve o küçücük ayrıntı, kendisini dev sanan koca budalayı devirir ve serer eski bir kilim gibi yere. Kimse acımaz sana, yoldaşların bile. Basıp geçerler üzerinden. "Bu yolda düşmek yok" derler. Az ilerde kendilerini bekleyen taş parçasının gerçekliğini alt perspektiften görünceye kadar. Senin de kaderin diğer devler gibi hüsranla kazalaşır.
[Sen yolcu! Yüz doksan beşinci adımda ayağı taşa takılıp düşenler arasında isen bu hikayeyi okumaktan vazgeçebilirsin. Bundan sonraki hayat seni ilgilendirmiyor.]
Yavaş yavaş yürümeye devam edersin caddede. Karşından gelen mutlu çiftlere imrenerek bakarsın. Mutluluklarını okursun alınlarından. Kendini çiftlerden birinin yerinde hayal edersin. O gün ilk defa karşılaşıp arkadaş olduğunuz günün yıldönümüdür. Önce yemeğe gidersiniz. Sonra sinemaya... Filmin duygusallığının sessizliğinde onu sevdiğini ve evlenmek istediğini söylersin. Filmin perdeleri bir başka dünya için aralanır o andan itibaren. Kahramanlarının sadece ikiniz olduğu bir film. O da sana yine duygusal bir anın cam kırılması ile bozulan sessizliğinde "evet evet" der. Sevinçten öyle bir çığlık atarsın ki az sonra kendinizi dışarıda bulursunuz. Yürümeye başlarsınız kaldırımda. Kaldırım taşlarının her karesine yerleştirdiğiniz mutlulukları ve gelecek için yaptığınız planları yolda bulduğun bir kağıt parçasının üzerinde yazılan satırlarla kaybedersin bir anda. "Karşıdan gelen mutlu çiftlere imrenerek bakarsın. Mutluluklarını anlarsın. Yok eğer ideallerini unutup birinci adımda bıraktığın duygularına dönersen senin için de hayat yedi yüz altmış altıda biter. Tekrar başa dönersin.
[Hâlâ yaşayanlar, devam ediyorum.]
Bu arbedeyi de atlattıktan sonra hastalanırsın. Ruhun sıkılır. Göğsünde acılar hissedersin. Kaburgaların yüreğine saplanır. Çâreler ararsın, dertlerine bir ortak... Solda bininci adımda hastaneye gidersen mücadele etme gücünü antibiyotiklere bırakırsın ve karşına çıkacak engellerde ilaçlarını almayı unuttuğun için yaşamını kusarsın reçeteye. Sıradanlaşır ve ameliyat sırasına girersin. Senin de sonun kuyruklarda hayatlarını kaybeden acizler gibi olur.
Kaburgalarının yüreğine saplandığı ve kendine bir dayanak aradığın ana tekrar dönelim. Sedye ile hastaneye gitmek yerine bin yüzüncü adımda kafanı çeşmenin altına sokarak kendine gelirsin. Rahatlarsın. Tekrar hırslanır, devam edersin yürümeye. Bu adımdan sonra hayatlarını satan insanlar görürsün vitrinlerde. Et kokuları gelir burnuna. Ameliyathaneden narkoz yiyerek bir daha çıkamamış olan arkadaşlarının kadavralarının ilaç kokan nefesini solursun.
Elini cebine atarsın. Sigara paketindeki son sigarayı, kibrit kutusundaki son çöple son kez içecekmiş gibi yavaşça yakarsın. Kafanı kaldırıp baktığında son yüz adımda olduğunu görürsün. Son yüz adım... Hızlanmaya başlarsın. Son yetmiş adıma geldiğinde geçmen gereken son dereyi de geçersin. Geride bütün her şeyini bırakırsın. İki sıra halinde uzanan ağaçların sonunda, kollarını açmış seni bekleyen bir karartı görürsün. Binaltıyüzyetmişüçüncü adıma gelince çırılçıplak bir ruhun elbiseye bürünmüş utangaçlığı ve başarmanın verdiği gurur ile son adım olduğunu anlarsın hayatının. Orada kalın gövdeli bir ağaç vardır. Ona sarılır ve ağlarsın.
[Binaltıyüzyetmişüç adımda "yalnız"- sen- olacaksın..]