Sabahın sessizliğini dereden gelen şırıltı ve kuşların cıvıltıları bozuyordu. Hava çok sıcaktı ama yaz günlerinin bu kavurucu sıcaklıklarında derenin görüntüsü dahi insanı serinletmeye yetiyordu.
Bu sakin ve berrak dere bu güne dek nelere tanık olmuştu acaba? Nefretler, kinler, sevgiler ve aşklar... Kaç yanık gönül, ateşini bu derede söndürmüştü kim bilir? Belki de yüzlerce damla gözyaşı ile beraber çağlamıştı çoğu zaman. Derenin en coşkun köşesinde yaşayan bir yosun derenin bu tükenmez maceralarına tanıklık eden en önemli canlıydı. Kendisini suların koynuna sere serpe bırakıvermişti. Tıpkı bir kız çocuğunun rüzgarla dalgalanan saçları gibi bedenini suyun akışına salmıştı. Yapıştığı yamaç onu ilgilendirmezdi çoğu zaman. Tek şey isterdi. Az ötesinde güneşin ışıklarıyla pırıl pırıl parlayan inci renkli taşa kavuşmak. Aşık olduğu taşa kavuşacağı günün özlemi ile yanıp tutuşurdu hep. Suda yaptığı her hareket bir savaşımdı kendince. Kıvrılıp bedenini dalgalandırması, çektiği aşk acılarının sancılarıydı ve aşık olduğu inci renkli taş yüzündendi. Yaklaşık beş sene önce aşık olmuştu bu taşa yosun. O günden beri de hep vuslat üzerine hayaller kurardı. Ah ne olurdu ona bir defacık olsun dokunabilse! Sadece... Sadece bir kez onu bedeninde hissetse... Ne kadar muhteşem ancak ne zor bir vuslat hayaliydi bu... O gün yine her gün, her saat, her dakika olduğu gibi inci renkli taşa doğru bir kere daha uzattı bedenini, çaresiz yosun. “Belki bugün...” dedi ümitsiz!.. Bütün çabaları nafileydi ve yine akıttı gözyaşlarını serin sulara. Ağladı sevdasına ve derenin yanı başında senelerdir yaşanılagelen vuslatsız tüm sevdalara. Sonra haykırdı inci renkli taşa:
- Çırpınışlarımın karşılığını ne zaman vereceksin? Tükendim artık! Bir ümit, yalnızca bir ümit... Hiç olmazsa tek bir kelime. Yahut da bir defa olsun yüzüme bak. İşte ben, tüm bedenimle sana geliyorum. Hadi!..”
Günlerini, gecelerini hep bu özlemle geçiriyordu. Yan yana yüzen iki balık görse hüzünleniyor, çoğu zaman onlarla sohbet ediyor, içini döküyordu. Derede yaşayan bütün canlılar, yosunun bu haline üzülüyor ve ona tavsiyelerde bulunuyorlardı. Herkesin söylediği ortak şey -taşların aşık olamayacağı- idi. Yosun ise aşık olmuştu bir kere ve dostlarının nasihatlerini dinlemiyordu. Vazgeçmeyecekti, üstelik çok da az kalmıştı inci renkli taşa kavuşmasına. Bunca zaman hep o günü beklememiş miydi? İşte gün geçtikçe büyüyor ve git gide inci renkli taşa yaklaşıyordu. Hatta bir ara sanki taşa dokunduğunu hissetmişti. Özlemin yerini heyecan almıştı artık. Kolay değildi tabii... Yıllar boyu hasretle, ona dokunacağı günün hayaliyle yaşamıştı çünkü.
Bir ev vardı derenin kıyısında ve evde yaşayan bir genç. O gün ev, her zamanki gibi sakindi ve çevreden gelen seslere karşılık derin sessizliğini sürdürmekte direniyordu. Fakat o sabah diğer günlerden çok farklıydı yosun için. Çünkü yıllar sonra ilk defa aşık olduğu taş için ya da vuslatsız sevdalar için değil de, derenin kıyısındaki sessiz evde oturan kötürüm genç için gözyaşı dökmüştü. Bu genç, 20 yaşlarındaydı. Her gün babası onu tekerlekli sandalyesiyle birlikte dere kenarına getiriyordu. Ve yine hergün dalgın dalgın derenin berrak sularını seyrediyordu. Gözlerini hiç ayırmıyordu dereden sanki bütün hayatı bu deredeydi gencin. Yosun birçok kez onunla konuşmaya yeltendi ama, genç delikanlının gözlerinden iplik iplik süzülen yaşlar ona hep engel oldu ve kelimeler boğazında düğümlendi kaldı. Artık konuşmuyor yalnızca onu seyrediyordu. Genç ise, derenin sularıyla yarışırcasına akıtıyordu gözyaşlarını yanaklarından aşağıya doğru. Yosun dayanamadı ve sonunda sordu: “Bir derdin mi var?” Genç, ıslak gözleriyle etrafına bakındı, kimseyi göremiyordu. Yosun, daha gür bir sesle sorusunu tekrarladı, derenin içinde olduğunu söyledi. Dereye bakan genç, yamaca yapışık bir şekilde, suyun etkisiyle dalgalanan yosunu gördü. Genç adam onu ve inci renkli taşı net olarak görebiliyordu. Çünkü derenin suyu çok berraktı, yaz mevsimi olduğu için suyu bayağı azalmıştı, yer yer kurumaya yüz tutmuştu. Genç adam, “Bana kendini anlat” dedi yosuna. Yosun anlatmaya başladı kendini. Genç bir hayli heyecanlanmıştı; çünkü konuştuğu şey bir yosundu, hem de aşık bir yosun. Uzun uzun dinledi onu ve sonra yosuna kendi gözyaşlarının nedenini anlattı.
“ Sana ve inci renkli taşa, yani sevdiğine ağlıyorum ben” dedi. Yosun şaşkınlık ve heyecanla dinlemeye başladı. “Bundan sonra da hep ağlayacağım.” diye devam etti genç. “Üç ay önce bir kaza geçirdim, Kaza esnasında arabamın camından dışarı fırladım. Gözlerimi açtığımda ilk gördüğüm şey; sevdiğimin cansız, parçalanmış cesediydi. Tekrar şuurumu kaybetmeden önce ellerimi ona uzattım, tâkatim kesilinceye kadar direndim, ama o başını bile çeviremedi bana. Nafileydi, son bir kez olsun dokunamadım. Onu toprağa verdiklerinde hastanede şuursuz yatıyormuşum. İşte seni ilk gördüğümde kendime benzettim. Taşa uzanıyorsun tüm bedeninle ama o sana cevap vermiyor. Tıpkı benim gibi ve ölen sevdiğim gibi...” Genç adam hem anlatıyor hem de hıçkırıklarla ağlıyordu, sonunda dayanamadı ve babasını çağırdı. Sessiz evden hızlı adımlarla yaşlı bir adam geldi, genci derenin kenarından alarak eve götürdü. O gün yosun, bir sonraki günün öğlen vaktine dek hiçbir balıkla konuşmadı.
Ertesi gün öğlen saatlerinde genç adam yine derenin kenarında her zamanki yerini almıştı. Yosun onu görünce konuşmaya başladı. Artık ikisi de birbirlerinde bir şeyler buluyorlardı, herkesten farklı bir şeyler... Yosun inci renkli taşa kavuşma vaktinin geldiğini genç adama söylemek istemiyordu, ona ölen sevdiğini hatırlatacağını düşündü, daldı gitti kendi dünyasına. “Artık inci renkli taşa kavuşuyorsun değil mi, sevinçlisindir şimdi sen?” sorusuyla kendine geldi. “Evet” dedi ve bir süre sessizce inci renkli taşa baktı. Yosunun sessizliğini gencin hıçkırıkları bozmuştu. Yine ağlıyor, sadece ağlıyordu... Sonra toparlandı bir saat kadar süren hüzünlü bir sohbetin ardından gencin babası, oğlunu almaya geldi.
Kurak yaz sabahlarından birini yaşıyordu dere. Ancak o sabahın diğer sabahlardan bir farkı vardı yosun için. Beklenen gün gelmişti, bedeni artık inci renkli taşa ulaşmış, dokunmuş ve taşı sarmaya başlamıştı. Onu hiç bırakmayacağını söylüyordu yosun. Balıklarla sohbetlerinde de hep bunu vurguluyordu. “Çünkü ben bu taşa aşığım!” diye haykırıyordu. Tekerlekli sandalyedeki genç ise, o gün yine görmeye geldi yosunu. Saatlerce konuştu dostuyla ve yine ağladı. Onu inci renkli taşa kavuştuğu için tebrik etti. Sonra yine babası genci oradan aldı, eve götürdü. Artık her gün düzenli olarak görüşüyorlardı. Bir gün şaşırtıcı bir şey olmuş ve genç adamın babası yosunu ziyarete gelmişti. Yosun hiç beklemiyordu böyle bir şeyi. Adam onunla konuşmaya başladı:
“Oğlum bana senden ve aşık olduğun taştan söz etti. Bütün hikayenizi baştan sona biliyorum. Senden bir ricam var. Ne olursun oğluma yardım et. Çünkü o, senin taşa olan aşkınla ayakta duruyor. Kazada yaşadığı olaylar, ölen sevdiği, her şey ama her şey varmış senin taşa olan aşkında. Geçirdiği korkunç kazadan sonra ölümün eşiğinden döndü, Allah’a şükür şimdi yaşıyor. Ancak vücudunun bir çok yeri zarar gördü ve hiçbir şey yapamıyor. Bazı organları çalışmıyor. Doktorlar bu durumda çok fazla yaşayamayacağını söylüyorlar. Belki de son günlerini senin yanında geçiriyor. Onu mutlu eden tek şey yazmak. Yazılarını da senin yanında, senden ve senin taşa olan aşkından aldığı ilhamla yazıyor.” Genç adamın derenin kenarında her zaman bir şeyler karaladığını görürdü yosun. Şimdi anlıyordu, hasta genç bir günlük tutuyordu ve yosunun aşkı da bu günlüğün önemli bir bölümünü oluşturuyordu. Demek çok az ömrü vardı gencin, demek ölecekti. Yosunun yüreğini derin bir üzüntü kapladı. Oysa çok sevmişti onu ve hiç istemiyordu arkadaşını kaybetmeyi. Yüreği evladının derdiyle yanık olan bu babanın durumu da yosunu çok etkilemişti. Acılı babaya söz verdi; hiçbir şey, onu genç dostundan ayıramayacaktı.
Yosun ile genç, her gün görüşmeye devam ediyor, beraber hüzünlenip beraber ağlıyorlardı. Ama bir süre sonra hüzün, yerini telaşa ve korkuya bıraktı. Yaz sıcaklarıyla birlikte iyice azalan derenin suları artık kuruyordu. Yosunla gencin sohbetleri de azalmıştı eskisine nazaran; çünkü susuz derede yosun yaşayamazdı ve artık ölümü bekliyordu, konuşmaya takati kalmamıştı. Kendi adına hiç üzülmüyordu yosun; inci renkli taşına kavuştuğunu, onun bedeninde can vereceğini düşünüyordu. Fakat genç dostunu yalnız bırakmak içini burkuyordu. Artık bedeni iyice kurumaya başlamıştı, uçları taşa yapışıyordu. Genç adam da hissetti onun yavaş yavaş öldüğünü ve durumu babasına anlattı, “Ne olur baba onun yaşamasını sağla!” diye yalvardı. Gencin babası da, oğlu için yosunu yaşatması gerektiğini düşünüyordu. Derenin içindeki taşlardan, inci renkli taşa ve onu çepeçevre sarmış yosuna bir havuz yaptı. Tek sorun havuzun su ile doldurulmasıydı ve bu sorunu gencin babası bahçelerindeki çeşmenin suyu ile çözebileceğini düşündü. Artık her gün belli saatlerde evin bahçesindeki çeşme açılıyor ve havuzun içi suyla dolduruluyordu. Gencin babası oğlunu yosunla taşın yanına götüreceği vakit önce çeşmeye uğruyorlar; genç adam, kendi elleri ile suyu açarak yosuna hayat veriyordu. Musluk bazen saatlerce açık kalıyor, suların taşması üzerine derenin dibindeki kurumaya yüz tutmuş otlar da hayat buluyordu. Yosun, canlanmıştı artık, eskisi gibi yine sohbet ediyor, dertleşiyorlardı. Genç her zamanki gibi kağıtlara bir şeyler yazıyordu. Bir keresinde yosun onun yazdıklarını merak etti ve kendisine okumasını istedi. Ama genç bunu kabul etmedi ve “Belki bir gün...” diye cevap verdi.
Günler böylece geçip gidiyordu. Fakat bir gün, yosunla tanıştıkları günden bu yana ilk defa dere kıyısına gelmemişti genç adam. Bu durum yosunun canını sıktı. Ayrıca o gün çeşme açılmadığı için havuzdaki su da iyice azalmıştı. “ Bugün gelmediyse de, yarın gelir herhalde.” dedi kendi kendine. Ertesi gün yine gelmedi genç. Havuzdaki su bitmek üzereydi, hep ümitle bekledi genci yosun. Gün geçtikçe umudunu yitiriyordu, su da çekilmişti tamamen. Öleceğini, kuruyup gideceğini hissetti. Yine de üzülmüyordu, inci renkli taşına kavuşmuştu ya, o yeterdi. Ancak genç arkadaşını bir daha görememek düşüncesi çok acıydı onun için. Daha bir sıkı sardı aşık olduğu inci renkli taşı. “Son bir kez konuş!” diye seslendi ona. Fakat inci renkli taş, her zamanki gibi yine hissiz ve sessizdi. Yosun artık genç adamı göremeyeceğini ve orada can vereceğini hissetti. Tam o sırada düşüncelerini, inci renkli taşın altına giren ve onu yerinden kaldırmak isteyen bir çift nasırlı el yarıda kesti. Ellerin sahibine güçlükle bakabildi. Genç dostunun babasıydı bu! Adam “Sizi ona götürüyorum” dedi yosuna. Yosun ölmek üzere olduğunu hissetti ve onu görmeden öleceğini düşünerek bir an üzüntüye kapıldı. Her zamanki gibi tek tesellisi sevdiğini sararak can verecek olması idi ve ölüme gülümsedi. Fakat o da nesi? Gencin babası, taş ve yosunu bir toprak birikintisinin yanına getirmişti. Burası bir mezarlıktı, başında durdukları mezar ise, henüz toprağı kurumamış taze bir mezardı. Adam elindeki inci renkli taşı ve yosunu hızlıca mezar taşının yanına oturttu, kurumuş olan yosuna belki duyar diye ağlayarak şu sözleri söyledi.
“Bakın, işte sizi oğluma getirdim. Yine eskisi gibi en güzel yazılarını sizin yanınızda yazacak. Hadi yine eskisi gibi konuşsanıza! Hadisene yosun, ağlatsana oğlumu; hadi aşkını, sardığın taşı paylaşsana onunla, hadi diyorum sana, hadiii!..
Oysa yosun artık duyamazdı onu; çünkü o da genç adam gibi, inci renkli taş gibi cansızdı artık. Yüreği evlat acısıyla yanık baba, hıçkırıklarla ağlıyordu ama görevini yapmış, oğlunun son isteğini yerine getirmişti, müsterihti. Genç adam, son dakikalarında babasına; “Ben iyileşemeyeceğimi biliyorum baba” demişti, “Senden bir şey istiyorum. Öldüğümde deredeki yosunla taşı benim mezarımın yanına getir olur mu? Kavuşmanın sembolü olarak sonsuza kadar orada kalsınlar. Ve yosunun yanında yazdığım şu şiiri mezar taşıma yazın:
Yalnızlık Allah’a mahsustur.
Her canlı bir eş arar
Taşın kalbi yoktur ama,
Onu da yosun sarar...”